Sıradan...
Sonu tabii ki kötü bitti. Aslında sonuna gelip gelmediği konusunda da ciddi şüpheleri vardı kahramanımızın. Hayatında en az bir kez, ağlamaktan başka hiçbir şey yapamayacak duruma gelenler onu daha iyi anlayacaktır. Neden herkesten kaçmaya başladığını, hayatının büyük bölümünü başında geçirdiği bilgisayarından neden uzaklaştığını ve neden kitap bile okuyamadığını. "Kahve içmek isteyen var mı?" diye sordu annesi. Gerçekten istiyor muydu? "Evet" dedi. Muhtemelen kahve gelince istemeyecekti, ta ki lavaboya dökene kadar. Beklemeye koyuldu, bilgisayarı açıp bir şeyler yazmaya yeltendi. Bundan daha iyi bir kaçış olamazdı.
Neyse ki kahveyle beraber pasta da geldi, dökmeye lüzum kalmadı böylece. Profiterolde kullanılan kremalı keklerle bezenmiş çikolatalı bir pasta. Kız çok severdi pastayı. Görüştükleri zaman istediği kadar pasta alacağına söz vermişti çocuk. Şimdi ise kendi kendine aldığı şeyi yiyordu. Üzülmek için yeterli bir sebep sanırım.
Bilgisayarı açtı, yazmaya başladı…
Nasıl tanıştıklarını ve hangi amaçla konuşmaya başladıklarını bile hatırlamıyordu. İnternet yoluyla kurulan tesadüfi arkadaşlıkların popüler olduğu bir dönemde, bir tane de o denemek istemişti belki. Aslında hayır, tam olarak bu da değil. Çünkü onu bulan, konuşmaya çalışan ve doğru dürüst tepki alamayan kızdı. Evet, kız. Altın sarısı saçları ve hiç eksik olmayan gülümsemesiyle belki sıradan bir kızdı. Oysa çocuğun hayatında gördüğü en güzel kızlardan biri. Acaba geri dönme şansı olsa, işlerin bu raddeye gelmesine izin verir miydi? Neden yapmıştı ki sanki? Yaşadığı hayat yeterince kötü değil miydi? Kendini tanımıyormuş gibi davranması kabul edilemezdi.
Güzel şeyler yaşamadı mı peki? Bilemiyordu, hiçbir fikri yoktu. Birini sevmek güzel bir şey midir? Onun için acı çekmek, onun yüzünden acı çekmek, ona acı çektirmek. Neden yapardı ki insanoğlu?
Telefonun sesini duyduğunda bunları düşünüyordu. Mesaj geldiğini belirten bu ses sonrasında kimden olduğunu tahmin etmek pek zor değildi. Nasıl hissettiğini soruyordu gönderen. Boşluğa düştüğünü ve ne yapacağını bilmediğini de eklemişti ardına. Ne cevap verilebilirdi ki? Aklından sürekli ona bağırmak geçiyordu. Neden yapmıştı ki sanki? Her şey düzelebilirdi, hâlâ şansları vardı. Ama kız dayanamamıştı. Haksız da değildi. Kolay hiç değildi. Çatamıyordu da kıza, en ufak bir kötü söz söyleyemiyordu. Şarkılar geliyordu aklına sürekli. Ayrılık şarkıları. Şu meşhur Orhan baba şarkısı mesela. Çok güzeldi. Sözlerin doğruluğunun farkına varmak ise pek güzel değildi. Hayat ne kadar acımasızdı. Aylarca onları görüştürmediği gibi akıllarından atmalarına da izin vermiyordu.
Yapacak daha iyi bir şey bulamadığı için sıcak bir duş aldı. Yine yapacak daha iyi bir şey bulamadığı için dışarı yürüyüşe çıktı. Hava buz gibiydi, izmit'in havası da buna benzer miydi acaba?
Bir sigara yaktı, ardından bir tane daha. Bütün bir paketi içebilirdi ve ardından bir paket daha. Üşümüyordu, boğazı da yanmıyordu. Ruhunuzun acı çekmesinin belki tek avantajı budur. Fiziksel acıları hissetmemeye başlarsınız. Hatta kaldırımın kenarına basıp ayağını burktuğu zaman hoşuna bile gitmişti. Karşıdan gelen köpek çetesinin en cesur insanı dahi ürpertecek bağırışları karşısında hiçbir tepki vermeden yoluna devam etti. Belki şu an için teselli olabilecek tek ihtimali düşünüyordu kafasından. Acaba o da aynı hisleri yaşıyor muydu gerçekten? Yoksa umurunda değil miydi? Çünkü şu an kız kendi evinde bir komedi filmi izleyip kahkahalarla gülebiliyorsa, bu acıyı ikiye katlayacaktı. Bencilce bir düşünceydi, kızın yaptığı son bencilliklerle kıyaslanamayacak düzeyde dahi olsa…
Kızın yaptığının bencillik olup olmadığı konusunda da kesin yargıları yoktu. Her ihtimali düşünmesine karşın aklına gelmeyenler olabilirdi. Kız depresyondaydı, evet, ama yeterli miydi bu şekilde davranması için? Aralarındaki ilişkiyi soğutan başka etkenler de olmalıydı. Lanet olsun ki, cevap vermiyordu kız bu sorulara. Ve yine lanet olsun ki, karşısına alıp konuşturmak gibi bir imkanı da yoktu.
Okula gitmesi lazımdı, devamsızlık had safhadaydı. Fakat bunun için öncelikle gece uyuyabilmesi ve sabah erken kalkabilmesi gerekirdi. Oysa yatağa girmekten korkuyordu. Işıkları kapatmaktan, aklındakilerle yalnız kalmaktan korkuyordu.
Sürekli telefonuna davranıyordu, bir şeyler söylemek istiyordu. Keşke söyleyecek bir şeyleri olsaydı. Uğruna sayısız fedakarlık yaptığı, içinde bulunduğu sürgünden çıkış kapısı olarak gördüğü, tüm hayallerine kıyısından köşesinden veya çoğunlukla tam ortasından giren birine ne söylenebilirdi ki?
Ölmek çok cazip göründü o an için. Belki yıllar sonra aptallık olarak nitelendirecekti böyle bir düşünceyi. Ama yıllar sonrasının bir önemi yoktu. Yıllar sonrası hiç var olmayacaktı belki de...







