Küçük yaÅŸta çok düÅŸünmüÅŸ , sıçan yemiÅŸ saçlı çocuklar gibi Önlerinde derme çatma kapkara tahta boya sandıkları gibi Benim bir sevgilim var Sabahleyin kapısının önünü yıkayan kadınlar gibi Kara sürmeli doÄŸmuÅŸ bembeyaz kuzular gibi Benim bir sevgilim var Çifte minare avlusunda hasır sandalyesine çökmüÅŸ, toprak yüzlü ihtiyarların aÄŸzında kıtlama ÅŸeker gibi Benim bir sevgilim var
Alnından beyaz akıtmalı lacivert atlar gibi Han kapılarını demir kelepçelerle tutan kilit taÅŸları gibi Benim bir sevgilim var Kümbetleri bekleyen eski yazılı aÅŸklar gibi Bin yıldır rüzgarlar hâlâ öpememiÅŸ, toz toz uçuyor, kil kırmızı dudaklar gibi Benim bir sevgilim var Mevlamın bir çiçeÄŸi Kakülü yayla çimeni Ne güzeldir bilseniz Sabah zamanı güvercin gerdanı gibi Toprak testide soÄŸuk su gibi durur O bakar, ben susarım Benim bir sevgilim var DüÅŸmeyi bekleyen daÄŸ taÅŸları gibi Çığlıkları boÄŸazında büküp büküp ağıtlara yol verir gibi Ah ah anamın saçları gibi Kara tren yolları gibi Kemik taraklar gibi AkÅŸam üzerleri bakılan kahve telveleri gibi Benim bir sevgilim var Akasyaların söÄŸütlerin istiklal marşı gibi Benim bir sevgilim var Yaz ortasında nemli soÄŸuk, sırtımda Diyarbekir surları gibi Benim bir sevgilim var Makamdan makama canım efendimlerle geçen geceyarısı ÅŸarkıları gibi Benim bir sevgilim var Kıpkırmızı saçları Kızılırmak sazlıkları gibi Benim bir sevgilim var Halden hale giren dumanlar gibi AÄŸzımda baldan tatlı meyveler gibi Benim bir sevgilim var TaÅŸbaskı yemenide eski desenler gibi Sandıklarda uyumuÅŸ eski kokular gibi Yasla gelen kara bir bayram gibi Mezarımı bekleyen taze selviler gibi Kurban kesmiÅŸ kanlı bıçaklar gibi Görenin aklı dağılır Uzak sularda yüzen çok dargın buzlar gibi DaÄŸları eritmiÅŸ mavi dumanlar gibi Benim bir sevgilim var Teri kaya renkli Teni kaynak suları Memeleri maden renkli Durmaz gözyaÅŸlarım siyah kuyu gözlerine inince Benim bir sevgilim var Elleri çayır çimeni gibi yumuÅŸak Koynunda incecik ayva tüyleri Durmaz ellerim nehir boyları gibi baldırlarına inince Eteklerinin etrafı amanın amaaan! Sarı da siyah kandil ışığı gibi Kara da kara yara kabuÄŸu gibi Benim bir sevgilim var Namaz niyaz gibi, anamın duaları gibi DüÅŸüp düÅŸüp topraÄŸa, toprakların içmediÄŸi yaÄŸmurlar gibi İşte benim sevgilim Çivisini bu delirmiÅŸ dilimle ben çakarım Alın siz de asın duvarlarınıza Yatmadan önce okuyup üfleyin, siz de okuyun sevgilinize üç defa Sizin de uykularınıza yükseklerden bir taÅŸ düÅŸsün DeÄŸirmen gibi döne döne yatağınızda düÅŸleriniz delirsin Zehriyle delirmiÅŸ dilim, hayalini yutkuna yutkuna öÄŸütsün Benim bir sevgilim var Karanlığa okunan ezanlar gibi ÇökmüÅŸ mezarlarda kemiklerin içinden kaval üfler gibi geçen rüzgarlar gibi...
Selahattin Duman - Yaratıcılığa ceza değil ödül verin
Lafım hükümet adamlarından eÄŸitim iÅŸlerine bakanlara.. Elinizin altında ÅŸahane bir zanlı örneÄŸi var.. Bilgisayar marifetiyle hiç görülmedik türden bir suç yaratmış.. EÄŸitimde yaratıcılığı ödüllendirmenin tam zamanı..
Baharı soluyoruz.. Penguen’de Metin ÜstündaÄŸ nefis bir bahar yorumu yapmış.. Karikatürüne bakıp bakıp güldüm.. “Avrupa BirliÄŸi’nden yanayım..” deyip Åžanzelize’de kokoreç satma rüyası gören kirli sakallı yiÄŸitlerimizden biri sağından solundan geçen kızlara bakarak yürüyor.. Kızların ayağındaki pantolon düÅŸük belli, göbek açıkta.. Arkadan da donun bel lastiÄŸi görünüyor.. Karikatürdeki adam manzaraya bakıp kendi kendine söyleniyor: “Birinci cemre göbeÄŸe.. İkinci cemre çatala..”
***
Baharın her ÅŸeyi iyi de kiÅŸiye yüklediÄŸi depresyonla baÅŸa çıkmak zor.. Çalışmak istemezsin, iÅŸe gitmek istemezsin, eve girmek istemezsin.. Hele öÄŸrenciysen.. Bütün fikirler toptan bozulur.. İstikbâl kaygısı filan vız gelir adama.. Birden “Battı fishing yan going..” halleri çöker üzerine.. ÖÄŸrenci kısmının en gözü kara zamanları bu zamanlardır..
HINZIRLIK VİRÜSÜ
Milli EÄŸitim’in okul kütüphanelerine kadar giren “hınzırlık virüsü” bu aylarda bünyeyi sarar.. EÄŸitim adamları bu tür öÄŸrenci hınzırlıklarından birini yeni keÅŸfetti.. Ortalık periÅŸan.. Åžey götürüyor.. Kara kara nasıl temizleyeceklerini düÅŸünüyor lar.. İhtimal ki baharın bunalttığı bebelerden biri kendisine yüklenen “Kütüphan edeki kitapları düzenleme” angaryasının hakkını vermiÅŸ.. Hem de tam vermiÅŸ.. Ne mi yapmış.. Lastikli bir dil olan Türkçenin bütün imkânlarını kitap tasnifinde kullanmış.. Kütüphaneye giren kitap ReÅŸat Nuri Güntekin’in “Yaprak Dökümü&rdq uo; ise kayda belden aÅŸağı haliyle girmiÅŸ.. “Yaprak” sözcüÄŸün& uuml;n “p” harfi bütün listelerde yok olmuÅŸ.. Roman ÅŸimdi “Bilmem ne dökümü&rdq uo; adıyla okurunu bekliyor.. Adım gibi eminim.. Yeni haliyle daha fazla ilgi çekmiÅŸtir..
***
EÄŸitim adamları “Bu nasıl bir rezillliktir..” deyip hoplayadursun.. Åžahsen “P” harfi bilerek düÅŸürülm& uuml;ÅŸ “Yaprak” sözcüÄŸü beni o kadar rahatsız etmiyor.. Neden derseniz cevabım var.. “P” harfi düÅŸmüÅŸ “Yaprak” sözcüÄŸü eski Türkçe metinlerde ÅŸimdiki gibi belden aÅŸağı bir mânâ taşımazdı.. “Kargı” veya “Mızrak” sözcüÄŸün& uuml;n tam karşıtıydı.. Nitekim metinlerde de böyle geçer: “İslamın aslanları ellerinde yaprakları (p harfini düÅŸürerek telafuz ediyoruz..) ile kâfirin üzerine hamle ettiler..” Yürü bre ÅŸahbazım.. “P” harfi düÅŸmüÅŸ “Yaprak”ı eline aldın mı sana düÅŸman mı dayanır?
BİTTİ HALDUN..
Bahar azgını öÄŸrencinin pasif direniÅŸi devam ediyor.. Okul kitaplıkları listesinde ne kadar Dostoyevski imzalı eser varsa, yazarın isminden yana tadilata uÄŸramış.. Slav dilinde “oÄŸlu” anlamına gelen “ski” eki kayıtlara Levent Kırca’nın ünlü jet-ski parodisindeki vurguyla girmiÅŸ.. “P” harfi düÅŸmüÅŸ “Yaprak” sözcüÄŸünd en sonra Dostoyevski adındaki “oÄŸlu” eki de aynı mânâya gelmiÅŸ.. Bu ÅŸenaati iÅŸleyen hınzır belli ki bilgisayar cambazı.. EÄŸitimcilerin kütüphane kayıtlarının ortak programını bulmuÅŸ.. Ne kadar iki anlama gelen sözcük veya hece bulduysa, üzerlerinde kafasına göre tadilat yapmış..
***
Bu listelerde kitaplarıyla yer alan İbni Haldun’un başına gelenlere ben de üzüldüm.. “İbn” de tıpkı Slavcadaki “ski” eki gibidir.. Arapçada “oÄŸlu” anlamına gelir.. Yani İbni Haldun imzası görüldüÄŸ& uuml;nde “Haldun’un oÄŸlu” anlaşılır.. Kütüphane listelerini kırmızı noktalı hale getiren o hergele, bu büyük yazarın ön isminde iÅŸlem yapmış.. Kayıtlardaki yeni haline bakılırsa “Haldun” ünlü bir bilim adamı ve yazar deÄŸil sanki seyircinin gadrine uÄŸramış bir futbol hakemi..
BEL UMUMİ..
Bereket versin ki ismi karalanan İbni Haldun, o kitap listelerinde öylece yalnız bırakılmamış.. En azından dertleÅŸebileceÄŸi biri var.. O da ünlü Alman ÅŸairi Heinrich Goethe.. (Göte diye okunur..) O da İslam bilim adamı gibi haksız itham edilenlerden.. “Goethe” sözcüÄŸün& uuml; bir ÅŸeye benzetmek için yapılması lazım gelen tadilatı size elifi elifine anlatmama gerek yok.. Ortalama zekâya sahip her vatandaÅŸ “Goethe” ismini gördüÄŸünd e o benzetmeyi yapar zaten.. “Zaman kötü..” diye baÅŸlayan tekerlemeden tut.. “Döte giren ÅŸemsiye açılmaz..” deyiÅŸine kadar envai laf üretirsin.. Bu hınzır benzetmeden sonra göreyim cesaretini.. YüreÄŸin varsa Faust adlı ÅŸaheserin sahibi Alman yazarın adının yeni haline bak, ondan sonra oku okuyabilirsen.. Gerçekten de “Goethe” ister.. Bartın, Kayseri, Adana, Diyarbakır.. Hangi ilin okul kitaplıklarını açarsanız açın bu tadilatın izleri var.. EÄŸitim adamları olayı keÅŸfetmiÅŸler.. Åžimdi müfettiÅŸlerini memlekete salmış “faili” arıyorlar.. Bulunca ne yapacaklarsa..
***
Tavsiyem bahar aylarında görevlendirilen öÄŸrencilerin listesini tarasınlar.. Zanlı mutlaka “bahar vurgunu” yemiÅŸ bir öÄŸrencidir.. Ancak çocuÄŸu bulduklarında “İbret-i âlem için..” cezası vermeye kalkarlarsa bu kez ben ÅŸarlarım.. Bir kere yaratıcılığı ezmek iyi bir ÅŸey deÄŸildir.. Üstelik ayrıcalık yapmış olurlar.. Bodrum’da denizi kırk metre doldurup doÄŸanın canına okuyan iÅŸ adamına “yılın çevrecisi” ödülün&uum l; veren hükümet adamlarından aynı anlayışı bu meselede de beklerim.. O hergeleyi bulduklarında boynuna “yılın öÄŸrencisi” madalyasını takmalılar ki Hanya’yı Konya’yı anlasın.. “Yılın öÄŸrencisi” ne demek? El cevap: “Türkiye&rsquo ;nin en inek öÄŸrencisi” demek.. Başına bahar vurmuÅŸ hiçbir öÄŸrenci böyle bir muameleyi kaldıramaz.. Bu “ineklik” madalyası da ona bir ders olur..
Dağıyla taşıyla her tarafı Gazanfer Bilge... Bu yazının giriÅŸ cümlesini Karamürsel'in Dereköy Beldesi Belediye BaÅŸkanı Ali Kocabıçak söyledi. Kuvözden musalla taşına her yerde dünya ve olimpiyat ÅŸampiyonu güreÅŸçimiz Gazanfer Bilge'nin izleri var. Kira gelirleriyle bereket bulan cüzdanını hayır iÅŸlerine adamış bu hayır insanı.
Dereköy Beldesi'nde insanlığa yaptığı büyük hizmetlerle bir mahallesi var. Bu mahallede neler yok ki... Dereköy Beldesi'ne giriÅŸte, sizi karşılayan dev tabelada bakın neler yazıyor: Gazanfer Bilge Camii, Gazanfer Bilge İlköÄŸretim Okulu, Gazanfer Bilge İşitme Engelliler Okulu, Gazanfer Bilge Kimsesiz Çocuklar Yurdu, Gazanfer Bilge Anaokulu, İzcilik Kampı, Gazanfer Bilge Yüksek ÖÄŸrenci Yurdu, Gazanfer Bilge Spor Kompleksi, Gazanfer Bilge Bilgisayar Laboratuvarı... Ve sırada belki de dünyada ilk kez bir beldede gerçekleÅŸecek Spor Akademisi var. İzmit-Yalova üzerinde deniz kıyısından dağın yamaçlarına deÄŸin buram buram eÄŸitim ve spor kokan bu hayrat zinciri, Dereköylüler'in ‘‘Amca’ ’ dedikleri Gazanfer Bilge'ye 80 yaşında dünyanın en büyük ödülün&uum l; getirdi. Uluslararası Olimpiyat Komitesi'ne baÄŸlı CIFP Komitesi Gazanfer Bilge'yi ‘‘Halka hizmet, sporda kamuya yatırım’’la rından dolayı Dünya Fair Play ödülüne layık gördü. Bilge bu ödülü alan ilk Türk. Bundan sonra Türkiye'deki Fair Play Ödülleri Gazanfer Bilge adına verilecek. Ve bu ödüllerle Gazanfer Bilge ölümsüzleÅ Ÿecek.
TuÅŸ kralı otobüs imparatoru polis petrolcü otelci vergi rekortmeni hayırsever ve son olarak Dünya Fair Play ödülü sahibi
O bir tuÅŸ kralı, o bir otobüs imparatoru, o bir polis, o bir petrolcü, o bir otelci, o bir gayrimenkul vergi rekortmeni ve bir hayırsever...
Gazanfer Amca, her Karamürselli genç gibi çayırlarda güreÅŸ tutarak baÅŸladı spora. Onun bir ayrıcalığı vardı arkadaÅŸlarından. GüreÅŸle birlikte, futbol, yüzme, voleybolu birlikte ***ürdü. Karamürsel'in ilk belediye baÅŸkanı babası İsmail Bilge de sporcuydu. Gazanfer Amca güreÅŸe baÅŸladığı ilk günleri anlatırken, ‘‘Mutfaktan yaÄŸ çalar, er meydanında yaÄŸlanıp güreÅŸ tutardım. Bizim zamanda serbest güreÅŸ bilinmezdi. Ben ve arkadaÅŸlarım, Türk güreÅŸine cesareti ve güveni getirdik. Bizden sonraki nesiller bizim oyunlarımızla ÅŸampiyon oldular’’ diyor.
İKİ MİNİBÜSLE BAÅžLADI 300 OTOBÜSE ULAÅžTI
Gazanfer Amca, 1948 Londra Olimpiyatı'nda tüm rakiplerini tuÅŸla yenerek ÅŸampiyon olurken tarihe geçmiÅŸti. Ama 1952 Olimpiyatı arifesinde 20 bin lira onun yaÅŸamını deÄŸiÅŸtirdi. Beden Terbiyesi Genel MüdürlüÄŸ& uuml;'nün onunla birlikte bazı arkadaÅŸlarına dönemin CumhurbaÅŸkanı Celal Bayar ve BaÅŸbakanı Adnan Menderes'in emirleriyle verilen 20 bin lira ödül spor dünyasını karartırken, yeni bir yaÅŸam sayfası açmıştı. Bu ödül sonrası o büyük ÅŸampiyonlar profesyonel ilan edilince, Helsinki Olimpiyatları'nın kapıları yüzlerine kapanmıştı.
O günleri anımsarken derin bir iç çekti Gazanfer Amca: ‘‘Bizi Helsinki'ye ***ürürlerken ne yazık ki 20 bin lira ödül alan bizlerin isimlerini Olimpiyat Komitesi'ne bildirmemiÅŸler. Ülkemize en az 4 altın madalya kazandıracağımız bir olimpiyata giremeden geri dönerken o günkü küskünlük beni spordan soÄŸutup iÅŸ hayatına atılmamı saÄŸlamıştı.’’
20 bin lira uÄŸruna bir kapı kapanmıştı ama ileriki yıllarda onu dünyanın en büyük ödüllerinden birini getirecek bir ‘‘hayat kapısı’’ açılıvermiÅŸti.
Dört yıl askerlikten sonra bir süre İkinci Åžube'de sivil polislere hırsızları yakalamakta ve etkisiz hale getirmekte önemli oyunları öÄŸretti. Ve 1949'da daha sonra da kendisini imparator yapan otobüsçü lüÄŸe adımını attı. Altışar bin liraya aldığı 10 kiÅŸilik iki minibüsle Karamürsel-Yalova arasında 25 kuruÅŸa yolcu taşımaya baÅŸladı. Sonra da iÅŸi büyüttü:
‘‘12 bin liraya 11 metre boyunda bir otobüs ÅŸasesi aldım. Bursa'da 8 bin liraya 50 kiÅŸilik, radyolu, perdeli lüks bir kasa yaptırdım. Böylece 20 bin liraya 50 kiÅŸilik bir otobüs sahibi oluverdim. Karamürsel-Yalova-Bu rsa arasında çalıştım. Daha sonra İzmit-İstanbul seferlerini ilk kez ben baÅŸlattım. O dönemlerde İstanbul-Ankara arasında sabah akÅŸam seferleri yapılırdı. İstanbul-Ankara arası beÅŸ dakikada bir otobüs kaldırarak bir mucizeyi gerçekleÅŸtirdim ve 300 otobüslük bir filoyla otobüsçü lükte imparatorluÄŸumu ilan ettim.’’
Åžampiyon güreÅŸçi Mustafa Dağıstanlı'yı da ilk otobüsü vererek otobüsçü lüÄŸe baÅŸlatan kendisiymiÅŸ. Ama bir gün otobüsçü lüÄŸü bırakmış. Hem de tepesi atarak:
‘‘Benim özel garajım vardı. Ancak bizi tek bir garajda toplama kararı aldılar. Bize büyük paralar karşılığı park yeri ve peron verdiler. Ancak otobüslerimizden her garaj çıkışında para kesince kızdım ve otobüsçü lüÄŸü bırakıp benzin istasyonları açtım. Bir gün bir istasyonuma ana d. yerinden yüzde 40 oranında sulu mazot gönderilince bu iÅŸe fena bozuldum ve o istasyonlarımın hepsini devredip, Suadiye Çınardibi otelini satın aldım. İşlerimin iyi gittiÄŸi günün birinde bu kez BaÄŸdat Caddesi üzerindeki otelimin tabelasının belediye zabıtaları tarafından haksız bir ÅŸekilde söküldüÄŸ& uuml;nü görünce beynimden vurulmuÅŸa döndüm. Bu kez yine kızıp otelciliÄŸi bıraktım. Stresten kurtulup, otelin bulunduÄŸu yere yüksek bir bina diktim. Åžimdi bu apartmandan topladığım kiraları hayır iÅŸlerine yatırıyorum. Çok da mutluyum.’’
Gazanfer Bilge'nin muhteÅŸem hayratları 40 yıllık bir çöplükte n doÄŸdu. Yazın 5-6 bin, kışın 3 bin nüfuslu Dereköy Beldesi Belediye BaÅŸkanı Ali Kocabıçak, ‘‘Beldemiz 40 yıl çevre belediyelerin çöp depolama bölgesi olmuÅŸtu. Åžimdi öÄŸretim yuvası ve spor kompleksi oldu. 1999 yılında kurulan belediyemizin 1 nolu meclis kararıyla beldemize çöp dökülmesini yasakladık’’ diyor.
Gazanfer Bilge, adını taşıyan mahallesinde hayrat iÅŸlerine beldenin giriÅŸine yaptırdığı bir cami ile baÅŸlamış. EÄŸitim yuvaları, spor sahası ve spor salonları camiyi izlemiÅŸ. Gazanfer Amca minderdeki eski arkadaÅŸlarını ve öÄŸrencilerini de unutmamış. Beldenin cadde ve sokaklarına onların adlarını vermiÅŸ. Öldükten sonra deÄŸil, yaÅŸarken onları ölümsüzleÅ ŸtirmiÅŸ. Bin yatak kapasiteli bir yüksek öÄŸrenci yurdu gelecek yıl hizmete girecek. Åžimdi ‘‘en büyük arzum’’ dediÄŸi Spor Akademisi'nin temelinin atılacağı günü iple çekiyor. ‘‘Beldemde Spor Akademisi'ni de görürsem artık gözüm açık gitmeyeceÄŸim’&rsqu o; diyor.
KESİLECEK PİPİ KALMADI
Gazanfer Bilge belde çocuklarının ‘‘Åžekerci amcası’’, ailelerin ‘‘can simidi.’’ Lüks cipini daha çok çocuklara ve ailelerine giyim eÅŸyası ve erzak taşımak için kullanıyor. Çocuklara torbalar içinde ÅŸeker, ayakkabı, giyecek, okul çantası, top, forma, kalem-kağıt, defter, oyuncak, çanta, ÅŸapka, kol saati, radyo, önlük, topaç dağıtıyor. Hediyeleri alan el öpmüyor, el çakıyor: ‘‘Benim günde yüzlerce yaÅŸlı, genç elimi öper. O minik yavrulara mikrop bulaÅŸtırmamak için sporcu selamı olan el çakmayı öÄŸrettim.’’
Bu büyük sporcunun yaptığı saymakla bitmiyor. Üç yıl önce 106 çocuÄŸu, ardından 78 çocuÄŸu sünnet ettirmiÅŸ. Geçen yıl ‘‘sünnet olacak çocukları toplayın’’ deyince bu iÅŸte görevli kiÅŸi ‘‘Gazanfer Amca, beldede kesilecek pipi bulamadık. Hepsini kestirdin sen’’ demiÅŸ. Belde halkı, 17 AÄŸustos depreminde susuz kalınca Gazanfer amcaları yine imdatlarına yetiÅŸmiÅŸ. İstanbul'dan gönderdiÄŸi 3 kilometrelik su boruları iki günde daÄŸdan suyu getirivermiÅŸ.
‘‘Güc&uu ml;m, aklım ve paramla bu hizmetleri Allah saÄŸlık verene dek sürdüreceÄŸim&r squo;’ diyen Gazanfer Bilge'den bir de inci: ‘‘Herkes yardım yapar ama onlar Olimpiyat Åžampiyonu deÄŸiller.’’
Gazanfer Amca, spor kompleksinin duvarında asılı olan vergi teÅŸekkür yazısını da övünçle gösterirken, ‘‘Ben bu hayratları yaparken, tek bir kuruÅŸ vergimi kaçırmam. İstanbul'da gayrimenkul gelir vergisinde 87'nci sıradayım’’ diyor. Röportajın sonuna doÄŸru İstanbul BüyükÅŸehir Belediye BaÅŸkanı A.Müfit Gürtuna'nın daha önce verdiÄŸi bir sözü hatırlatıyor ve Tuzla-Darıca-Karamü rsel hattında deniz obosünün ne zaman baÅŸlatılacağını soruyor
TELEVİZYONDAKİ bilgi yarışmalarında "Gazanfer Bilge kimdir?" diye bir soru çıksa acaba kaç genç bilir? Biz, Gazanfer Bilge'yi 1948'de tanıdık. Londra Olimpiyatı. Biz deÄŸil bütün Türkiye radyo başında ve ertesi gün gazetelerde güreÅŸin büyük ustaları YaÅŸar DoÄŸu, Celal Atik, Nasuh Akar, Gazanfer Bilge... EÄŸer yanlış hatırlamıyorsak, Gazanfer Bilge 62 kiloda güreÅŸiyordu, Nasuh Akar 57, Celal Atik 67, YaÅŸar DoÄŸu da 79 kilo da altın madalya alıp olimpiyat ÅŸampiyonu oldular. Unuttuklarımız varsa affetsinler, elli yıl öncesinden belleÄŸimizde kalanlar bunlar, buna da ÅŸükür. * * * GAZANFER Bilge'nin sayısız ÅŸampiyonlukları yanında aklımızda kalanlar Finlandiyalı Türklerden bir kızla evlenmesi, otobüs iÅŸletmeciliÄŸi yaparken talihsiz bir olayda yaralanması... Gazanfer Bilge ÅŸampiyonluklardan sonra "Gazanfer Bilge Otobüsleri"ni kurdu ve onu "marka" haline getirdi. "Gazanfer Bilge Otobüsleri"yle kimler nerelere gitmedi ki! * * * YA ÅŸimdi Gazanfer Bilge ne yapıyor? Kendisi anlatsın: "Ben amatör bir sporcuydum, serbest güreÅŸte Avrupa, dünya ve olimpiyat ÅŸampiyonu oldum. Ülkemize ilk altın madalyayı kazandıran sporcu olmanın gururunu her zaman taşıdım, güreÅŸe benden sonra baÅŸlayan gençlere hocalık yaptım. İş hayatımda kazandıklarımı memleketime, doÄŸup büyüdüÄŸ&u uml;m yere, Karamürsel'e eÄŸitim kurumları kurarak gençliÄŸe hizmete adadım. Sporcu kardeÅŸlerime ve iÅŸadamı dostlarıma önerim doÄŸup büyüdüÄŸ&u uml;nüz yerleri unutmayınız, kazancınızın bir bölümün&uu ml; eÄŸitim kurumlarına, insana yardım yaparak deÄŸerlendiriniz." * * * GAZANFER Bilge Karamürsel'e ne yapmış? Yaptıklarını da görmemizde fayda var, örnek olsun. "Kocaeli Üniversitesi Gazanfer Bilge Beden EÄŸitimi ve Spor Yüksekokulu Beden EÄŸitimi Sınıf ÖÄŸretmenliÄŸi / KO. Ü. Gazanfer Bilge Meslek Yüksekokulu / Su Ürünleri / İşletme / Halkla iliÅŸkiler / Büro Yönetimi / Muhasebe / Muhasebe / Süt Bitki YetiÅŸtiriciliÄŸi / Süs Bitki YetiÅŸtiriciliÄŸi / KO. Ü. Gazanfer Bilge Turizm ve Ahçılık Yüksekokulu / Turizm / Ahçılık / Kredi Yurtlar Kurumu Gazanfer Bilge Kız Erkek ÖÄŸrenci Yurdu (560 KiÅŸilik)/ M.E.B. Gazanfer Bilge İşitme Engelliler Okulu/Çocuk Esirgeme Kurumu Gazanfer Bilge Çocuk Yurdu / SaÄŸlık Sosyal Yardım Bakanlığı Gazanfer Bilge SaÄŸlık Ocağı / Gazanfer Bilge Stadyum ve Spor Tesisleri / Gazanfer Bilge Bilgisayar Laboratuvarı / Gazanfer Bilge İşitme Engelliler Okulu / Gazanfer Bilge Çocuk Yuvası / Gazanfer Bilge El Sanatları Kursu / Gazanfer Bilge SaÄŸlık Ocağı / Gazanfer Bilge Belediye Binası / Gazanfer Bilge Camii / Gazanfer Bilge İçme Suyu Tesisi" * * * VE Gazanfer Bilge'nin gençlere öÄŸüdü: "Kendinize hayatta baÅŸarılı olmuÅŸ kimseleri örnek alın. Yurdumuzun kıt zenginliklerini hortumlayan, devleti ve bankaları soyanlar nasıl da köÅŸeyi döndü, helal olsun! demeyin, dedirtmeyin, onları lanetleyin. Çaldıkları önce sizin sonra torunlarınızın geleceÄŸidir. Haramın helalin ne olduÄŸunu bilin, hakkınızı arayın." * * * GAZANFER Bilge bunları tam gününde, tam zamanında söylüyor, öyle günler yaşıyoruz ki! Hani "Et kokarsa tuzlayın!" derler... Ya tuz kokarsa! Koktu koktu, hem de çoktan koktu, bazıları "Mis gibi!" diye içine çekse de...
Dünya ve olimpiyat ÅŸampiyonu güreÅŸçi Gazanfer Bilge, bugün vefat etti.
KaraciÄŸer rahatsızlığı nedeniyle Kadıköy Florence Nightingale Hastanesi'nde tedavi gören Bilge, 85 yaşında hayata gözlerini kapadı.
17 YAÅžINDA GÜREÅžE BAÅžLADI
Gazanfer Bilge'nin ölümü, doÄŸup büyüdüÄŸ&u uml; Karamürsel'de yasa yol açtı. Karamürsel'de 1923 yılında dünyaya gelen Gazanfer Bilge, 17 yaşında güreÅŸe baÅŸladı. Serbest stilde 62 kiloda Türkiye'ye dünya ve olimpiyat ÅŸampiyonlukları kazandıran Gazanfer Bilge, özellikle 1948 Londra Olimpiyatları'nda öteki güreÅŸçilerim izle birlikte adını efsane güreÅŸçiler arasına yazdırdı.
1953 yılında güreÅŸi bıraktıktan sonra ticaret hayatına atılan ve yaÅŸamı boyunca kazandıklarının büyük bir bölümün&uu ml; eÄŸitim için harcayan Gazanfer Bilge, özellikle Karamürsel'de kendi adını taşıyan bir eÄŸitim ve spor kampüsü oluÅŸturdu. Karamürsel'de binlerce öÄŸrencinin öÄŸrenim gördüÄŸü Kocaeli Üniversitesi'ne baÄŸlı birçok meslek yüksek okulunu da yaptıran Gazanfer Bilge, ayrıca ilçede birçok ilköÄŸretimokulu ile lise binası, anaokulları, 0-6 yaÅŸ yetiÅŸtirme yurtları da yaptırdı.
Bir süre önce rahatsızlandığı için Florance Nightıngale Hastanesi'nde tedavi gören Gazanfer Bilge'nin bugün hayatını kaybettiÄŸinin açıklanması, Karamürsel'de büyük üzüntü yarattı.
23 NİSAN'DA TOPRAĞA VERİLECEK
Gazanfer Bilge'nin cenazesi, 23 Nisan ÇarÅŸamba günü İstanbul'da kılınacak cenaze namazının ardından Kocaeli'nde defnedilecek. Bilge'nin cenazesi, 23 Nisan ÇarÅŸamba günü Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii'nde kılınacak öÄŸle namazının ardından Kocaeli'nin Karamürsel İlçesi'ne baÄŸlı Dereköy Beldesi'ne götürülece k. Burada yapılacak törenin ardından topraÄŸa verilecek.
KÖKSAL TOPTAN: ONU ASLA UNUTMAYACAÄžIZ
TBMM BaÅŸkanı Köksal Toptan, Gazanfer Bilge'nin vefatı nedeniyle, bir mesaj yayınladı. Bilge'nin vefatını üzüntüyle öÄŸrendiÄŸini belirten Toptan, mesajında ÅŸunları kaydetti:
“İlk olimpiyat madalyamızı alarak Türk spor tarihine adını altın harflerle yazdıran Gazanfer Bilge, Türkiye'nin tanıtımını dünya çapında yapan örnek bir sporcuydu. Gönül verdiÄŸi ata sporumuz güreÅŸe çok önemli katkılarda bulunan merhum Bilge, uluslararası ÅŸampiyonalarda bayrağımızı defalarca göndere çektirerek Türkiye'yi gururlandırmıştı.
Sporda kazandığı baÅŸarıların yanında hayırseverliÄŸi ile de tanınan merhum Bilge, 2007 yılında TBMM Üstün Hizmet Ödülü'ne layık görülmüÅŸt ü.
Büyük milletimizin gönlünde seçkin bir yer edinen Gazanfer Bilge'yi asla unutmayacağız. Yakalandığı amansız hastalık nedeniyle hayata gözlerini kapayan efsanevi güreÅŸçimiz Gazanfer Bilge'ye Allah'tan rahmet, ailesine, yakınlarına, sevenlerine ve tüm milletimize baÅŸsaÄŸlığı diliyorum
Salonun ortasında öylece baÄŸdaÅŸ kurmuÅŸ oturmuÅŸ düÅŸünüyor dum, birÅŸeyler yapmalı birÅŸeylerle meÅŸgul olmalıydım, çok sıkılıyordum, aklıma türlü türlü ÅŸeyler geliyor ama hemen vazgeçiyordum tatminsizlik adeta içimi kemiriyordu, aklıma gelen hiç birÅŸey ''iÅŸte, evet, bunu yapmalıyım'' dedirtemiyordu. Parmaklarımı birbirine geçirmiÅŸ başım hafif öne eÄŸik öylece düÅŸünüyor dum, yaptığım mini yolculuk sona ermiÅŸ çok geçmeden yine evdeydim, aklıma yolculuktan kareler geliyordu, güzel anlar, güldüÄŸüm o anlar, düÅŸünmediÄŸim, sadece anı yaÅŸadığım.
Çok hızlı geçen bir-iki günün ardından ÅŸimdi ise sadece boÅŸ boÅŸ oturuyordum, o güzel film kareleri yoktu artık. UÄŸraÅŸacak birÅŸeyler bulmalıydım, okula yine gitmemiÅŸtim, pek kimseyle konuÅŸmak istemiyordum, konuÅŸtuÄŸumda sanki üzerime üzerime gelecekler, beni sorgulayacaklar gibi geliyordu, kendimi geri çektikçe ve bu geri çekiÅŸ dönemi uzadıkça sanki soruları daha bir fazlalaşıyor diye düÅŸünüyor dum ve kendimi maÄŸaranın ışıksız tarafına iyice atıyordum.
Hava kapalı ve sıkıcıydı, kapkara olmuÅŸ bulutlar güneÅŸin yüzünü tamamen kapamıştı, adeta zindan karanlığı beyazlığı yercesine yayılıyordu, hiç açılmayacaklar öyle kalacaklar gibi. OturduÄŸum yerden, yere sürtüne sürtüne müzik setine doÄŸru yöneldim, ayaÄŸa kalkmaya bile eriniyordum. Müzik setinin alt bölümünde karman çorman bir ÅŸekilde duran, zamanında büyük hevesle aldığım kasetlere bakıyordum, bir dönemin sembolü gibi duruyorlardı. Eskiden benim için yerleri bambaÅŸkaydı, o kasetler için yol paramı harcayıp eve yürümüÅŸt& uuml;m, onlar için arkadaÅŸlarımla ufak kırgınlıklar yaÅŸamıştım, aldığım harçlıkları onlara yatırırdım, dağınık durmasınlar diye kocaman kasetlik almış, onları vitrinde eÅŸya sergiler gibi özenlice yerleÅŸtirip korumuÅŸtum. Peki ya ÅŸimdi? Teknolojiye yenik düÅŸmüÅŸlerdi, benim için ise artık sadece eÅŸe dosta dağıttığım malzemeden öte birÅŸey deÄŸillerdi; tıpkı sevgiler, bazı sevgililer gibi... Onun için canını, herÅŸeyini verebileceÄŸin, feda edebileceÄŸin kiÅŸi gün geldiÄŸinde tıpkı kasetler gibi herhangi birÅŸey oluveriyordu. Birisinin deÄŸerini insan beyni, diÄŸerininkini ise insan benliÄŸi erozyona uÄŸratıyordu.
Bir kaset koyup dinlemeyi düÅŸünürke n aniden yaÄŸmur damlaları patır patır cama vurmaya baÅŸlamıştı. Sanki hava bana kızmış, yüzüme yaÄŸmur damlalarını çarpmak istiyordu. Belki de doÄŸa hiddetli yüzünü gösteriyordu. Müzik setini bırakıp yaÄŸmur sesini dinlemeyi ve dışarıyı izlemeyi yeÄŸledim. Kocaman damlalar cama vuruyor, saÄŸanak halinde yeryüzüne iniyordu Kaldırımların kenarından minik dereler, kaçarcasına, biyere yetiÅŸmek istercesine akıyordu.
Sokaklar haliyle bomboÅŸtu. Gerçi yaÄŸmur yaÄŸmasa da yine boÅŸ olacaktı. Sokakta oynayan çocuklara, yoldan geçen arabalara ya da köÅŸe başında oturmuÅŸ gençlere burada pek rastlanmazdı. Åžehrin bu yakasına adeta yanlızlık hakimdi. Bu durgunluk, bu ruhaltı insanların adeta yüzüne yansıyordu; örneÄŸin mahallenin bakkalına girdiÄŸinde sana yansıttıkları o soÄŸuk havayı direkt alırdın, tezgahın önüne geldiÄŸinde dükkan sahibinin soÄŸuk ve donuk bakışları seni karşılardı. Kesinlikle selam vermezdi, sen ise o yüzü, o ifadeyi gördüÄŸünd e sadece alacağını alıp çekip giderdin. Onunla konuÅŸacağın iki-üç ekstra kelime belki de onun için gereksizdi, çocukluÄŸumuzda izlediÄŸimiz kovboy filmlerindeki ''hey ahbap, biz burda yabancıları sevmeyiz'' dercesine bir tarzda deÄŸildi, onda bile senin varlığını kabul ederdi söyleyen kiÅŸi, ama burada böyle bir ÅŸey geçerli deÄŸildi; o seni orada istemiyordu, varlığından rahatsızdı, onun dünyasına ait olmayan biriydin.
Oysa ki geldiÄŸin yerde, büyüdüÄŸ&u uml;n ÅŸehirde, mahalle de böyle miydi? GittiÄŸin bakkal ya da berber senin ahbabın gibiydi, üç-beÅŸ kelam etmeden hayatta çıkmazdın o dükkandan. Yüzlerinde cinlik deÄŸil hoÅŸgörü görürdün. İllâ ki bir hatırını sorardı, mutlaka tatlı birÅŸeylerden bahseder, ufak sohbetler açardı, dükkandan çıktığında belki de bir dostuna denk gelecektin ya da bisiklete binen çocuklara ya da yıllardır sana mektup getiren postacıya ya da çörek yaptığında ilk seninle paylaÅŸan komÅŸu teyzeye. Hayatında ufak yer kaplıyor diye düÅŸündüÄŸ ün insanların meÄŸer ne kadar kıymetli olduklarını yokluklarında anlıyordun.
Burada sokaklar boÅŸtu, insanlar yoktu ama olsalardı da belki pek birÅŸey deÄŸiÅŸmeyecekti, o boÅŸ bakışlar, o donuk sönük bakışlar olacaktı. Çünkü onlar hancıydı, sen ise onların istemediÄŸi bir yolcu.
Gözlerim kapanıyordu. ÇocukluÄŸumdan belli böyleydi. YaÄŸmurlu havalarda, hele ki böle iç karartıcıysa, yarı uyur gibi olurdum, düÅŸ kurardım, alırdım götürürd&u uml;m kendimi uzaklara ama çok uzaklara, beni kimselerin tanıyamadığı bir yerlere. O an yine hayal ettim çorak toprakların içindeki bir vahada palmiye aÄŸaçlarının gölgesinde kendi yaptığım bahçelerin içinde çalışırken düÅŸündüm, bahçeyi besleyen ufak su kanallarında oynayan çocukları tulumbalara su basıp onlarla eÄŸlenen, hayatta hiç birÅŸeyi umursamayan, sadece o anı yaÅŸayan çocukları. Bahçenin arkasındaki evimin perdeleri tatlı rüzgarla uçuÅŸuyordu. Sanki huzurun kalesi gibiydi. Uzaklara baktım hayalimde gördüÄŸüm o uçsuz bucaksız ovaya. Sanki herÅŸeyden uzakta kendimleydim, hiç bir kötülüÄŸ&u uml;n, can sıkıntısının, dünyevi dertlerin olmadığı bir âlemdeydim o yaÄŸmurlu dakikalarda. Tatlı düÅŸümü üçünc&uu ml; sınıf yıldırım efekti olan korku filmlerindeki gibi bir ÅŸimÅŸek böldü. Birden irkildim. İçime ani bir üÅŸüme geldi. O kadar bir güzel bir düÅŸtü ki, bana da böylesine bir düÅŸten böylesine kötü bir ÅŸekilde uyanmak yakışırdı. Cep telefonumla göz göze geldim, beni buralara getiren o güzel yolculuktan alıkoyan teknolojik frangaya baka kaldım. Koridora yöneldim, montumu üzerime geçirdim, yapılması gerekeni yapmak için yola koyuldum.
Albert Camus, “Bir tutku cinayetleri vardır, bir de mantık cinayetleri” diye baÅŸlar BaÅŸkaldıran İnsan’a. Bir kitabın adı da, ilk cümlesi de böyle müthiÅŸ olunca ister istemez baÅŸucu kitabı olarak yastığının altına koyar onu insan, ben diyeyim on beÅŸ yıl, siz deyin yirmi yıl başının altından eksik etmez. Namlu gibidir bazı kitaptar. ÅžakaÄŸa yakışır.
Geçen hafta, tam da BaÅŸkaldıran İnsan’a belki ellinci kez göz atarken, üstelik geleceÄŸin mümkün olmadığını bildiÄŸim için müziÄŸin de geçmiÅŸine dönüp Joy Division dinlemeye yeltenmiÅŸken seviverdim BaÅŸak’ı. İnsan asla nedensiz sevmez, nedenini bilmeden sever, o ayrı. Annesinin boÄŸazını kesen bir kıza duyduÄŸum bu yakın hissiyat ürküttü beni. Ne mantık, ne tutku cinayetiydi bu. Camus’nün formülüne uymuyordu yani. Sevginin ille de nedeni olduÄŸunu bildiÄŸimden, durup dururken niye sevdim ki ben bu kızı deyip kendimi kurcalamaya baÅŸladım. ÇocukluÄŸuma inmedim tabii.. Çünkü çocukluÄŸa inmek, üçkağı&cced il;ı psikologların uydurduÄŸu bir yöntem. Bugüne dönmek bile lüks bizim için, o tırışka çocuklukta ne iÅŸimiz var?
Bu kız aslında lanetliydi. Bir insanı öldüren herkes katildir ama annesini öldüren bir genç kız, sadece katil olmaz, lanetli bir şıllık olur aynı zamanda. Çünkü aile içi cinayetlere göz atıp bilimsel bir tasnifleme yöntemi uygularsak, kabak gibi ortaya çıkar bu lanet meselesi. Bir kere, babanın çocuÄŸu öldürmesi elbette kötü ama ürkütüc&uu ml; deÄŸil bizim toplumumuzda. Özellikle öldürülen kız çocuÄŸuysa illa ki bir namus meselesi iÅŸin içine karışmıştır, adam namusunu temizlemiÅŸtir bir anlamda. Cinayet sözcüÄŸün& uuml; mecazi anlamda “temizlik”le eÅŸleÅŸtiren baÅŸka bir dil var mıdır dünyada, bilmiyorum. Sanmıyorum ama!
AÄŸabeyin ya da erkek kardeÅŸin bir kızı öldürmesi de ilginç deÄŸil. Alışıldık bir ÅŸey. İçimize içten içe yerleÅŸen namustu, töreydi, ıvırdı, zıvırdı gibi kavramların etkisiyle inceden inceye taktir bile edilir öldüren ÅŸahıs. Annenin çocuÄŸunu öldürmesi ise daha çok cinnetle iliÅŸkilidir. Kolay kolay hiçbir anne çocuÄŸunu öldüremez; cinnet geçirirse saplar bıçağı, o ayrı. En pis olanı, çocuÄŸun anne babasını öldürmesidir. Sadece cinayet deÄŸil, cinayetle karışık ihanet de vardır ortada. Sen besle, büyüt, dokuz ay karnında taşı, saçını süpürge et, sonra da nankör evlat deÅŸsin seni! Babayı öldürmekte vicdanen hafifletici sebepler bulunabilir belki. Baba, aile içinde iktidarı temsil eder çünkü. Bir de cinayeti iÅŸleyen kızıysa, toplum vicdanı öküz altında buzağı arar haliyle. Bir kız babasını niye öldürsün ki? Adam kimbilir ÅŸiddet mi uyguluyordu, sapıktı da taciz mi ediyordu, kız neler çekti de elini kana buladı kimbilir ÅŸeklindeki sorular bilinçaltında dolanır durur.
Bilinçaltında ne kadar çok soru dolaşırsa, suç o kadar hafifler; bu yasaları etkilemez ama toplumsal suç psikolojisiyle ilgilidir. Cezayı veren hakim de toplumun bir parçası olduÄŸuna göre, sonuçta bu bilinçaltı süreci sadece toplumsal deÄŸildir, bal gibi de yasaldır. (İlk söylediÄŸim ÅŸeyi bir sonraki cümlede nasıl çürütt&u uml;m ama!)
Baba meselesi böyle de, asıl sakat durum anneyi öldürmek! Anne de din gibi, demokrasi gibi kutsal bir kavram. Sadece cinayet iÅŸlemiyorsun, sadece ihanet de etmiyorsun, kutsal bir kavrama saldırıyorsun. Annenin ayağının altında cennet olduÄŸunu göre, bir bıçak darbesiyle öte dünyadaki hurmalarla hurilerle dolu yeÅŸil alanları da darmadağın ediyorsun. Kimi kaynaklara göre dokuz ay, kimi kaynaklara göre de dokuz ay on gün olan, günümüzde sezaryan modasından dolayı doktorun iÅŸ durumuna, ameliyathanenin ne zaman boÅŸ olduÄŸuna baÄŸlı olarak deÄŸiÅŸen bu karında taşıma süresi anneyi diÄŸer tüm insanlardan farklı bir konuma getiriyor doÄŸal olarak. Anne katili de o yüzden hem katil hem lanetli biri olup çıkıyor. Sen git, içinden çıktığın bünyeyi yok et. Akıl alacak ÅŸey deÄŸil bu!
Öyleyse niye sevdim BaÅŸak’ı? Anlatayım. BaÅŸak sadece katil deÄŸil, aynı zamanda da kurban. Onu da, ailesini de tanımam ama kurban (ya da katil) yetiÅŸtiren, çocuklarını kurban olmakla katil olmak arasındaki ince sınırına getirip bırakan öyle çok aile var ki… Kötü aileler mi bunlar? Hayır. Aksine, fazlasıyla iyi aileler. Ya bilimadamları ya da sanatçılar. Bilim de, sanat da adanmayı gerektirdiÄŸi için, hayatlarını bu alanlara adamış deÄŸerli insanlar hepsi de. Bu yüzden gündelik hayatla çok fazla baÄŸları yok, hayatın sıradan akışının çok fazla içinde deÄŸiller. Peki çocuk dediÄŸin nedir? Sabahlara kadar aÄŸlayan, günde üç beÅŸ kez patır patır bezini dolduran, sürekli ilgi bekleyen bir ÅŸeydir en azından. Gündelik hayatın sıradan akışı var ya, onun bir parçası, hem de zahmetli bir parçasıdır. Ne annesinin bilimselliÄŸinden anlar ne babasının bohemliÄŸinden. Öylesine bencil bir ÅŸeydir iÅŸte çocuk dediÄŸin.
NeymiÅŸ; dokuz ay karnında taşımak yetmiyormuÅŸ. Sonra da sırtında taşıman gerekiyormuÅŸ. Kariyer de yaparım çocuk da sözü, sadece ÅŸarkı sözüymüÅŸ. RTE’a uyup “Allah rızkını verir” deyip de üçer üçer fırlattırıp sokaÄŸa atmakla, rızkını kendin verip, hem de bol bol verip sokaÄŸa atmak arasında fark yokmuÅŸ. Can boÄŸazdan gelirmiÅŸ ama boÄŸazdan da gidebilirmiÅŸ, kanlı ya da kansız olarak…
Evet, içki ÅŸiÅŸede durduÄŸu gibi durmaz ama unutmamak lazım ki çocuk da spermde durduÄŸu gibi durmaz.
fikim olsa bile beygir barragı sıvazlarım hep yukarı aÅŸÅŸagı sallarım o'sbir cekerken daÅŸÅŸagı o'sbircinin fiki zaten havada sokmaz memo büzzüge de dama da...
gün ışığı kötten sekip göze duhul etmiÅŸse orda ÅŸekil olub beyne "ben bir kötüm" demiÅŸse beyincağız, eli mahkum barrağı dikeltmiÅŸse anlarım ki fikfik vakti gelmiÅŸ amma geçiyor ömrüm kalkan barrağımı indirmekle geçiyor
bana nasip olmayacak dam düÅŸünmeden durmak dam ve köt fikmek dışında birazcık hayal kurmak birgün olsun barrağımı yalnız iÅŸerken tutmak anladım ki fikfik vakti gelmiÅŸ amma geçiyor ömrüm kalkan barrağımı indirmekle geçiyor
hayat kısa, sanat sonsuz, deneyim yanıltıcı fikimi inceledim de ÅŸeklen pek kanırtıcı hayat dururken barrağı uzatmak ÅŸaşırtıcı anladım ki fikfik vakti gelmiÅŸ amma geçiyor ömrüm kalkan barrağımı indirmekle geçiyor
memo der ÅŸikayetçiyim hep fikfik düÅŸünmekten alamıyorum kendimi lakin mastır çekmekten aslında üzülür&uum l;m ben, men edilsem fikfikten anladım ki fikfik vakti gelmiÅŸ amma geçiyor ömrüm inik barrağımı kaldırmakla geçiyor
kaldırımda yürürken kadınlara bakarım görmek için biraz köt binbir takla atarım uzun ise etekler onlara çok kızarım açık göbek, mini, tayt, çıplak bacak ararım..
görsem ÅŸöyle irice yuvarlacık bir kâse fikim onu gösterir o nereye yönelse ee, biz de gidiyoruz fik nereyi gösterse kendi güzergahımdan hayli uzaklaşırım..
onlar da istiyor deli gibi fikiÅŸmek dam ve barrak bir olup saatlerce yiyiÅŸmek ordan geçen bir fiki tutup yolda tepiÅŸmek bunları düÅŸündük& ccedil;e için için azarım..
kadın kısmı ister ki kendi illa naz etsin erkek "aç ÅŸu kötünü, fikem" diye diretsin memo ısrarcı deÄŸil, kadın ile ne etsin? yoldan eve varınca otuzbirden çatlarım..
lombak dergisinin 2005 - aralık sayısında tekrar arzı endam etmiÅŸ, bizi eski günlere götürmüÅŸ dörtlüklerdir.
fikfiklemek arzusiyle dolup taÅŸan bünyem var sıvazlayınca patlayan fik ÅŸeklinde fünyem var her ne kadar dam isterim deyu feryad etsem de üzerinde "otuzbirci" yazan altın künyem var...
bağırdıkça ben hep damcık, meme, bacak, köt diye sanılmasın yaşıyorum lüleden yiye yiye ya tutuyorumdur fiki, yahut baÅŸÅŸak elimde barrağımdan müteÅŸekkil sıkıcı bir dünyam var...
mateessüf fikim hafif sol yana doÄŸru yamuk baÅŸÅŸaklarımda mantar var, köt çatalımda pamuk ayak kokmuÅŸ, saçlar yaÄŸlı, kıllarım yumuk yumuk sırf otuzbir çekmek için kullandığım banyom var...
kızlar durun nolursunuz, kaçmayın böyle benden bir kerecik bandırayım bir arkadan bir önden tutun, kavrayın, dilleyin, razıyım zaten dünden bir bilseniz ÅŸaÅŸarsınız, bin türlü fantazyam var...
fikfik hayali kurarken birgün düÅŸersem damdan dam fikmeden göçer isem ÅŸu ölümlü dünyadan taÅŸ dikmeyin mezarıma üstünde "memo" yazan ölsem bile dimdik duran mermer gibi fikim var...
(memo) soÄŸuk suya soksam fiki oy nanay da *(fik de loooy nanay da) fokur fokur kaynatır oy nanay da *(sok de looy nanay da) şıkır şıkır oynatır oy nanay da *(köt de looy nanay da) domalsan bir soksam sana oy nanay da *(baÅŸ de looy nanay da)
(damcıklar korosu) dam da nanay köt de ninay nanay da fiktirilay soktirilay nanay da
dama barrak giren de oy nanay da attıran fik inen de oy nanay da
ha ha tey tey tey (damcıklar halay çekiyo)
memo bak kötümüz nasıl yuvarlak tek arzumuz damarlanmış mor barrak kaldır fiki damcıklar oldu kaymak sok bize de barrağı oy nanay da
(memo) fikim tokmak kötlerinizse davul siz domalın ben vurayım nanay da hazır domalmışken seyreyleyip te patlatayım bir o'sbir oy nanay da
(damcık korosunun söylediÄŸi bir dörtlük daha vardı,hatırlayan mesaj atsın piliyz)
edit: hatırladım şimdi...
(damcıklar korosu) memo gitti ne fik kaldı ne daÅŸÅŸak bize düÅŸen damcığı parmaklamak parmak sulu damcığı kurcalarken memeyi sıvazlamak oy nanay da
• Bir gün ÅŸunu deneyin. Kalabalık bir yerlerde çaktırmadan uzaktan birbirleriyle konuÅŸan insanların dudaklarını okumaya çalışın, bir çok deÄŸiÅŸik hikâye yazmak için iyi bir ısınma turu.
• 7 Nisan Pazartesi CRR’de saat 20.00 da ‘Tekkeden Sahneye İlahilerle 40 Yıl’ Nezih Uzel ve Kutsi Ergüner sakin sakin bir ÅŸeyler çaÄŸrıştıracak Dünyayı aleme ve oradaki ÅŸanslı kimselere.
• Dere otu, maydonoz, nane saplarını asla atmayın, havanda onları sarımsakla dövüp az zeytinyağıyla çorbaya, makarnaya, salataya harika çeÅŸni yaparsınız. Baharatlar keyfe keder.
• Nisan sonuna dek Hafriyat Karaköy’de Lambda'nın düzenledigi ‘Makul’ isimli sergiyi es geçmeyin. Ayrıca ilk durağı Haziran başı yine Hafriyat’ta olan ‘Kentsel Kıskançlık -1. Uluslararası Gezici Tahran Bienali’ ne Katılımlar 21 nisan’a kadar detaylı bilgi www.biennialtehran.com
• Kamyonsa çiftli, araba ise tekli fren izleri görüyorum. Acı çekip bağırır gibi makinenin içindeki adamın o anki ruhiyesi gibi bir imza. Asap bozucu olanı izlerin ‘S’ çizerek buruÅŸmuÅŸ bir bankette bitmesi.
• ‘İstanbul Sokakları 101 Yazardan 100 Sokak’ Murat Yalçın yazmış, Yapı Kredi yayınlarından. Kurgusu çok güzel, ÅŸaşırtıcı bir çok insanla muhabbet ederek ÅŸehiri arşınlıyorsunuz.
• Mavi gözlü insanların hafif alnına doÄŸru iki gözünün ortasına bakınca nazar etki etmiyor.
• Her ebeveyn çocuÄŸunun eÄŸitimi ile ilgilendiÄŸi kadar seri bir ateÅŸ ve mangal ustası, uçurtma yapıp uçurması, topu en az on kere saydırması, sokakta salyalarını saçarak kavga etmesi, süper balıklama atlamasıyla beraber dipten kum çıkarması, yakantop, istop, kukalı saklambaç oyunlarında kalifiye olmasından da sorumludur.
• Geçen buruÅŸturulup atılmış bir kağıt buldum yolda. Bir yuvadan aileye gönderilmiÅŸ, yazan ÅŸu ‘ Lütfen Çocuklarınızı AteÅŸi Varken Yuvaya Göndermeyiniz’ !
• ‘FotoÄŸraf Dergisi’ tarafından düzenlenen ‘1. Ulusal FotoÄŸraf Günleri’ 10-12 Nisan tarihlerinde İtalyan Kültür Merkezi'nde. Etkinlikte, 17 fotoÄŸraf sanatçısı, 18 fotoÄŸraf derneÄŸi ve fotoÄŸraf eÄŸitimi veren 5 üniversite yer alacak. Gönül ister ki fotoÄŸraf makinası tamirini de öÄŸreten aÄŸbiler de bir ÅŸeyler anlatsın.
• 25. Uluslararası Ankara Müzik Festivali, 4-26 Nisan arası. Klasik, caz, Latin, mim ve diÄŸer sahne gösterileri 18 ülkeden sanatçı, çeÅŸitli orkestra ve sanat grupları BaÅŸkent’i ÅŸenlendirecek.
• Balık pazarlarının ne korkutucu bir atmosferi vardır. Çocuksan ilk ölü suratlara ait bakışları ailece balık almaya gittiÄŸinde görürsün. Uskumru’nun gözler iri olduÄŸundan daha bir dik bakar, kalkan’ın tersi yüzü neresi anlamazsın, kasılmış iri palamutlar, saç bacaklı karidesler.
• Gözlerinin kamaÅŸması güzeldir, sırtınızı verin bir aÄŸaca. Yaprakların arasından güneÅŸ alsın gözleri inanç dünyası jeneriÄŸi misali. İkinizin gözünü ve sevdasını ayni ışık alsın. Kör olmayın ama.
• ‘Sarp Maden Qartet’ 9 Nisan saat 20.30 İzmirde İsmet İnönü Sanat Merkezi’nde olacak. Sakın kaçırmayın. Gidin dinleyin, renkten renge, tondan tona dolandığı seyahatine yolcu olun. Pırıl pırıl çıkın sonra imbat kokusuna, oh mis diye.
• Korkularınız onurunuzla harmanlanınca, kendinizi bile ÅŸaşırtacak bir insan oluyorsunuz.
• Bir bebeÄŸinizi ilk defa göreceÄŸiniz sabah, GüneÅŸ doÄŸarken kalkıp onun için gün ışığına karşı içten bir ÅŸarkı, bir dua olmadı dilek tutun. YaÅŸamının her anı ışıklı olsun. Åžugar aÄŸbiler ÅŸu ÅŸamanlar.
• Sığır gibi arkadaÅŸlarla kendimizi kuma gömerken, eloÄŸlu’nun mayoya, kıç çatalı arasına kaçan kumdan bilgisayar devresi yapması çok acayip geliyor.
• Türkiye'nin bal üretiminin yüzde 30'unu, çam balı üretiminin ise yüzde 80'ini MuÄŸla ve çevresindeki ormanlar karşılıyor, hani maden için zarıl zarıl kesilen aÄŸaçların orası, hah kaşı kaşı orası o çorak bölge.
• Sıkıntın öfkeye dönüÅŸecek gibiyse her ne yapıyorsan yavaÅŸ yap, yavaÅŸ yürü her adımda içini ezeni eze eze yürü ağır ağır topla etrafını ancak zaman öyle geçer, sinir de biter.
evdeyimyanlızlığım bir ırmak gibiyaÄŸmur ertesiçaÄŸlıyorve aylardan nisan, bilemedin aÄŸustoserikler pazarda kilosu 3 milyon, inan yalan konuÅŸmambilirsinama beni tanısaydın bilirsinsen hala oradaokulunda okuyup, derslerine giripnefis bir gelecek peÅŸindesinkışın da etek giyiyosunyazın da etek giyiyosunkeyiflisin,evde, misal, annenyavrum, acıktın mı evladım, deseevet desen, cevaben.önüne iki dakkada pilav gelirnohut gelirama benbelli bir yaÅŸ olayım var...yirmi otuz ve otuz plaslı yaÅŸlardahele askeri de aradan çıkarmışsanneyl e geçinipnasıl yaÅŸayacaksınnereden bileceksinkablolu televizyonun en güzel kanalıdicitürk&rsqu o;ün en has doÄŸrudan satış kanalı,ya da diskavıri'deki belgesellerinereden ha konuÅŸ!özür dilerim...yalan konuÅŸmam bilirsinama beni tanısaydın bilirsinsevgi doluyumo kadar ki,zamanında yanımda oturan çok güzel bir kız vardıbana iÅŸ olduama benama bennah çektim hem de hem de ÅŸaklatarakbileÄŸe tükürmedim asla nah çekerken,kolumun alt kısmınayalan konuÅŸmam bilirsinama beni tanısaydın bilirsinunutmaseni çok seviyorumve o akÅŸam sarhoÅŸ olupapartmanınızın zilini çalıp kaçtığımda dabu hisleri aynen yaşıyordumevde birileri mi vardı yoksayoksa acayip seks manyağı mısın anlayamadımsabaha kadar seks olayın mı oluyor?iÅŸe geç mi gidiyorsunpardon okulayoksa mutaaaasssıp mısınseks olayın sadece rüyalanma mı iÅŸte o an onu anlayamamanın verdiÄŸizavallılıkla çaldım kapınızın zilinisadece sizin zile bastığımı anlama diye deapartmandaki diÄŸer zillere de basıp kaçtımhışımlas evgiyleve burnumdan akan gözyaÅŸlarımtemiz bir mendil aradım...
heybeliada papaz mektebi, aÄŸustos '87
hayatta senden vazgeçmem, hayatta vazgeçmem senden
eÄŸer üç dilek hakkım olsaydı dilerim tanrıdan kisana uzanan eller taÅŸla toprakla dolsunbiiirdilek hanif ikiiiibi de baba hakkı ödenmez üçç&cc edil;ç.Allah vergisi son ödeme tarihini de kaçırmışız Zati SungurEl emeee göt nuru,Oyna da oyna al eline oyna.
Vivid’den bi kız sevdim
Merhaba aÅŸkımGeçen gece zencili film izliyorumBilirsin ya o biçim filmlerden Hani bi evde geçer film ama evin mobilyalar filanOrrayttır komple o biçimHani bi zenci vardır içinde o biçim O da orrayttır, hem de maaÅŸallahlı orrraytFilm, vurdulu kıldılı film bi nevi o biçimVuruÅŸarak birbirlerini kırmaya çalışanSalya sümük sevgiyi yaÅŸayan insanların filmi... ama o zenci abi... ama o çiftekavruk dostHani amerikalı olsam “yo niga” diyebileceÄŸimHatta “vazzdı problım bro?” diyebileceÄŸimDerecede kendime yakın hissettiÄŸim o abiSeni ne biçim skenır darklı... sana ne biçim pavır saplay... Püüüü Anlatamam... sonra senin ağız yüz dağıldı zatenO zaman da geldik filmin KamÅŸat denen bölümüne Stop kamsat, aç aÄŸzını yum gözünüAÅŸÄ ±ÄŸÄ±m sana Cena Cey mısın?
(Sene 2008, Svaziland açıklarındaki bir gemide yazdım bu ÅŸiiri)
gece üstümde
sabah saatleri,bildin mi bu kafeyihisar ortamı, eski ali baba... ÅŸimdiki deniz aile çay bahçesiiÅŸte oradayım ve neden yanlızım biliyor musun?çünk&uu ml; annemle tartıştım çünki gece biraz alkol aldımçünki evde çayımın içine ot serptimve çünkü, istemeden de olsa o kafayla bir kızın peÅŸinden koÅŸtumÅŸimdi sabah olsa bu tatsız olaydan ötürüevin kapısına polis dayansadese ki, ikametgah nerede, öÄŸrenci belgesi neredehadi vazgeçtik bundan, kafakağıdın neredeben ona ne derimah polis bey, bilemedin polis abio noktadasamimiyetimin derecesini ilerleyen muhabbet gösterireÄŸer polis esmer ve kıllıysahemen saygı duyarımneden biliyor musun hayatım?neden biliyor musun aÅŸkımın gombiÄŸi?çünk ü belki o anda bazı olaylara hazır deÄŸilimçünki benim de bir devlet memuruyla muhabbet etme ihtiyacım var...zaman bu eÅŸÅŸek gibi akıp geçeren güzel mizah dergisi bile gün gelirÅŸimdi akbaba'ya yapılan muhabbetlere maruz kalıren bi güzel insan bile, örneÄŸin amarikan güzelindeki kızya da al liv teylır mesela,bak allahın adını veriyorumo bile otobüste otururken gözgöze gelmek istemeyeceÄŸin bir ninebilemedin nene tadına geliriÅŸte diyorum kiaÅŸkımın duburusevgimin güllacızevkimin doruÄŸuolayı hemen sadede baÄŸlayalımbir ÅŸarkının da dediÄŸi gibiikimiz bir fidanın güller açan dalıyızuy dalayum saaaa
Çok Güldüm 3 - Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?
Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü? Tür Komedi / Tarihi Gösterim Tarihi 17 Şubat 2006 Yönetmen Ezel Akay Senaryo Levent Kazak , Ezel Akay Görüntü Yönetmeni Hayk Kirakosyan Müzik Ender AKAY Yapım 2005, Türkiye Oyuncular Haluk Bilginer (Karagöz) , Beyaz (Hacivat) , Ragıp Savaş (Orhan Gazi) , Levent Kazak (Dimitri) , Ayşe Tolga (Nilüfer Hatun) , Ayşen Gruda (Ana) , Altay Özbek (Çoban) , Hasan Ali Mete (Küşteri) , Serdar Gökhan (Köse Mihal) , Şebnem Dönmez (Ayşe Hatun) , Güven Kıraç (Pervane) 14.yüzyılda Bursa'dayız... Anadolu'daki Moğol tehlikesi fırtınalar estirirken halkın büyük bir kısmı kaçmakta ve Bursa'ya yerleşmektedir. Üstelik sedece halk değil, çeşitli devletlerin ve beyliklerin liderleri de bu kente sığınır. Dinleri, dilleri apayrı olan insanların bir arada yaşadığı Bursa karmakarışık bir yer olurken Osmanlı da İmparatorluğu'nun ilk tohumlarını atmaktadır. Karagöz ve Hacivat'ın hikayesi de burada başlar. Akıllı ama cahil, sinirli ama en komik sinirli Karagöz, kendisinin tam tersi olan zekasını fırsatçılığı ile birleştirip her işten sıyrılan Hacivat ile tanışır. Orhan Gazi'nin adına yapılan caminin inşaatında beraber çalışmaya başlarlar. Ama yaptıkları işten çok mizah yönü kuvvetli sohbetleri hemen farkedilir. Atışmaları sırasındaki komiklikleri o kadar ünlü olur ki davetten davete koştururlar gülmek isteyenlerin gönlünü yapmak için. Şöhretin bedeli şimdi nasıl ağırsa o yıllarda da bundan farksızdır. Hacivat ve Karagöz'ün hem güldüren hem düşündüren diyaloglarından rahatsız olanların kahramanların kaderini değiştirmeleri hiç de zor olmayacaktır.
Salonun ortasında öylece baÄŸdaÅŸ kurmuÅŸ oturmuÅŸ düÅŸünüyor dum, birÅŸeyler yapmalı birÅŸeylerle meÅŸgul olmalıydım, çok sıkılıyordum, aklıma türlü türlü ÅŸeyler geliyor ama hemen vazgeçiyordum tatminsizlik adeta içimi kemiriyordu, aklıma gelen hiç birÅŸey ''iÅŸte, evet, bunu yapmalıyım'' dedirtemiyordu. Parmaklarımı birbirine geçirmiÅŸ başım hafif öne eÄŸik öylece düÅŸünüyor dum, yaptığım mini yolculuk sona ermiÅŸ çok geçmeden yine evdeydim, aklıma yolculuktan kareler geliyordu, güzel anlar, güldüÄŸüm o anlar, düÅŸünmediÄŸim, sadece anı yaÅŸadığım.
Çok hızlı geçen bir-iki günün ardından ÅŸimdi ise sadece boÅŸ boÅŸ oturuyordum, o güzel film kareleri yoktu artık. UÄŸraÅŸacak birÅŸeyler bulmalıydım, okula yine gitmemiÅŸtim, pek kimseyle konuÅŸmak istemiyordum, konuÅŸtuÄŸumda sanki üzerime üzerime gelecekler, beni sorgulayacaklar gibi geliyordu, kendimi geri çektikçe ve bu geri çekiÅŸ dönemi uzadıkça sanki soruları daha bir fazlalaşıyor diye düÅŸünüyor dum ve kendimi maÄŸaranın ışıksız tarafına iyice atıyordum.
Hava kapalı ve sıkıcıydı, kapkara olmuÅŸ bulutlar güneÅŸin yüzünü tamamen kapamıştı, adeta zindan karanlığı beyazlığı yercesine yayılıyordu, hiç açılmayacaklar öyle kalacaklar gibi. OturduÄŸum yerden, yere sürtüne sürtüne müzik setine doÄŸru yöneldim, ayaÄŸa kalkmaya bile eriniyordum. Müzik setinin alt bölümünde karman çorman bir ÅŸekilde duran, zamanında büyük hevesle aldığım kasetlere bakıyordum, bir dönemin sembolü gibi duruyorlardı. Eskiden benim için yerleri bambaÅŸkaydı, o kasetler için yol paramı harcayıp eve yürümüÅŸt& uuml;m, onlar için arkadaÅŸlarımla ufak kırgınlıklar yaÅŸamıştım, aldığım harçlıkları onlara yatırırdım, dağınık durmasınlar diye kocaman kasetlik almış, onları vitrinde eÅŸya sergiler gibi özenlice yerleÅŸtirip korumuÅŸtum. Peki ya ÅŸimdi? Teknolojiye yenik düÅŸmüÅŸlerdi, benim için ise artık sadece eÅŸe dosta dağıttığım malzemeden öte birÅŸey deÄŸillerdi; tıpkı sevgiler, bazı sevgililer gibi... Onun için canını, herÅŸeyini verebileceÄŸin, feda edebileceÄŸin kiÅŸi gün geldiÄŸinde tıpkı kasetler gibi herhangi birÅŸey oluveriyordu. Birisinin deÄŸerini insan beyni, diÄŸerininkini ise insan benliÄŸi erozyona uÄŸratıyordu.
Bir kaset koyup dinlemeyi düÅŸünürke n aniden yaÄŸmur damlaları patır patır cama vurmaya baÅŸlamıştı. Sanki hava bana kızmış, yüzüme yaÄŸmur damlalarını çarpmak istiyordu. Belki de doÄŸa hiddetli yüzünü gösteriyordu. Müzik setini bırakıp yaÄŸmur sesini dinlemeyi ve dışarıyı izlemeyi yeÄŸledim. Kocaman damlalar cama vuruyor, saÄŸanak halinde yeryüzüne iniyordu Kaldırımların kenarından minik dereler, kaçarcasına, biyere yetiÅŸmek istercesine akıyordu.
Sokaklar haliyle bomboÅŸtu. Gerçi yaÄŸmur yaÄŸmasa da yine boÅŸ olacaktı. Sokakta oynayan çocuklara, yoldan geçen arabalara ya da köÅŸe başında oturmuÅŸ gençlere burada pek rastlanmazdı. Åžehrin bu yakasına adeta yanlızlık hakimdi. Bu durgunluk, bu ruhaltı insanların adeta yüzüne yansıyordu; örneÄŸin mahallenin bakkalına girdiÄŸinde sana yansıttıkları o soÄŸuk havayı direkt alırdın, tezgahın önüne geldiÄŸinde dükkan sahibinin soÄŸuk ve donuk bakışları seni karşılardı. Kesinlikle selam vermezdi, sen ise o yüzü, o ifadeyi gördüÄŸünd e sadece alacağını alıp çekip giderdin. Onunla konuÅŸacağın iki-üç ekstra kelime belki de onun için gereksizdi, çocukluÄŸumuzda izlediÄŸimiz kovboy filmlerindeki ''hey ahbap, biz burda yabancıları sevmeyiz'' dercesine bir tarzda deÄŸildi, onda bile senin varlığını kabul ederdi söyleyen kiÅŸi, ama burada böyle bir ÅŸey geçerli deÄŸildi; o seni orada istemiyordu, varlığından rahatsızdı, onun dünyasına ait olmayan biriydin.
Oysa ki geldiÄŸin yerde, büyüdüÄŸ&u uml;n ÅŸehirde, mahalle de böyle miydi? GittiÄŸin bakkal ya da berber senin ahbabın gibiydi, üç-beÅŸ kelam etmeden hayatta çıkmazdın o dükkandan. Yüzlerinde cinlik deÄŸil hoÅŸgörü görürdün. İllâ ki bir hatırını sorardı, mutlaka tatlı birÅŸeylerden bahseder, ufak sohbetler açardı, dükkandan çıktığında belki de bir dostuna denk gelecektin ya da bisiklete binen çocuklara ya da yıllardır sana mektup getiren postacıya ya da çörek yaptığında ilk seninle paylaÅŸan komÅŸu teyzeye. Hayatında ufak yer kaplıyor diye düÅŸündüÄŸ ün insanların meÄŸer ne kadar kıymetli olduklarını yokluklarında anlıyordun.
Burada sokaklar boÅŸtu, insanlar yoktu ama olsalardı da belki pek birÅŸey deÄŸiÅŸmeyecekti, o boÅŸ bakışlar, o donuk sönük bakışlar olacaktı. Çünkü onlar hancıydı, sen ise onların istemediÄŸi bir yolcu.
Gözlerim kapanıyordu. ÇocukluÄŸumdan belli böyleydi. YaÄŸmurlu havalarda, hele ki böle iç karartıcıysa, yarı uyur gibi olurdum, düÅŸ kurardım, alırdım götürürd&u uml;m kendimi uzaklara ama çok uzaklara, beni kimselerin tanıyamadığı bir yerlere. O an yine hayal ettim çorak toprakların içindeki bir vahada palmiye aÄŸaçlarının gölgesinde kendi yaptığım bahçelerin içinde çalışırken düÅŸündüm, bahçeyi besleyen ufak su kanallarında oynayan çocukları tulumbalara su basıp onlarla eÄŸlenen, hayatta hiç birÅŸeyi umursamayan, sadece o anı yaÅŸayan çocukları. Bahçenin arkasındaki evimin perdeleri tatlı rüzgarla uçuÅŸuyordu. Sanki huzurun kalesi gibiydi. Uzaklara baktım hayalimde gördüÄŸüm o uçsuz bucaksız ovaya. Sanki herÅŸeyden uzakta kendimleydim, hiç bir kötülüÄŸ&u uml;n, can sıkıntısının, dünyevi dertlerin olmadığı bir âlemdeydim o yaÄŸmurlu dakikalarda. Tatlı düÅŸümü üçünc&uu ml; sınıf yıldırım efekti olan korku filmlerindeki gibi bir ÅŸimÅŸek böldü. Birden irkildim. İçime ani bir üÅŸüme geldi. O kadar bir güzel bir düÅŸtü ki, bana da böylesine bir düÅŸten böylesine kötü bir ÅŸekilde uyanmak yakışırdı. Cep telefonumla göz göze geldim, beni buralara getiren o güzel yolculuktan alıkoyan teknolojik frangaya baka kaldım. Koridora yöneldim, montumu üzerime geçirdim, yapılması gerekeni yapmak için yola koyuldum.
Cecom - Brenna MacCrimmon and Baba Zula - Sound of Istanbul
"Crossing the Bridge: Sound of Istanbul" fimlinin son sahnesi. Baba Zula ve Brenna MacCrimmon güzel bir çalışma yapmışlar. Şarkını sözleri şöyle:[TR]
The last scene of the movie"Crossing the Bridge: Sound of Istanbul". Baba Zula and Brenna MacCrimmon have made a nice improvisation. The lyrics are as follows:[EN]
ben bir bülbül olsam ötsem bahçelerde her türkümde yaksam adını üzerine her sabah $akırım gülüm gülüm ninna ni na nay... (burayı salladım)
ben bir martı olsam uçsam denizlere rüzgarlara açsam giderim sehere (burayı da salladım) her kanadımı çarpışta, gülüm ninna ne na nay
utanmak, biraz buruk. insan akÅŸam kaçırdığı çiÅŸinden utanır mı? utanır meleÄŸim, utanır. yanar, döner ama umudunu yitirmez, kamuflaj konusunda. sen nereden bileceksin sabah o çarÅŸafları saklamanın ne zor olduÄŸunu? gönlünün taa uç köÅŸelerinde kalakalmış cavlak sidik anıların var ya, nasıl utandırır.. nasıl yaralar bilemezsin kokladıkça üreyi.
henüz regl olmuÅŸ akıntılı kadın kokusu gibi ürkünç olduÄŸu kadar "sevgiye dair"dir o sararmış ıslak çarÅŸaftaki yoÄŸun mesajlar. o mesajlar ki, kulak memesinden tahrik olan 16’lık delikanlıları hatırlatır bana.
• Bir gün fırsat olursa gerçekten iÅŸinizde yoksa havaalanına gidip gelen yolcu kısmındaki insanları ve enstantaneleri seyredin, sabah erkenden üst geçitten alemi seyretmek de olur.
• ‘Benim Minik Kırmızı Balığım’ Ferit Avcı’nın masal kitabı çocuklara rengarenk, okuyup resimleriylede bol hayal için. Tudem Yayınları’ndan. Güzel bir özgürlük hikayesi.
• Cepte taşınana dede telefon fihristi süper bir sistemdir. Mavi tükenmez ağırlıklı, titrek yazılmış harf ve numaralar, isimlerin yanında ‘Ahmet’in bankadaki oÄŸlu’ gibi süper yönlendirmeler. Ah DedeciÄŸim ah...
• ‘Türkiye&rsquo ;de Sivil İtaatsizlik, Toplumsal Hareketler ve Basın’ hafızayı toparlamak, neler yaÅŸandığını hatırlamak için baÅŸarılı bir derleme. GeleceÄŸe yönelik bir çok ÅŸeyi okuyabilmek için iyi bir kaynak. Erdal DaÄŸtaÅŸ’tan Ütopya Yayınları basmış.
• Bazı insanları benzersiz olduklarından baÅŸka bir varlıkmış algılarsınız ya. Öyle algıladığım Arthur C. Clarke çook uzak dünyalara gitti. Yad edip, Space Odessey 2001 ve geçen Åžubat kaybettiÄŸimiz Roy Scheider’in oynadığı serinin ikinci filmi 2010’u seyredin derim.
• Dünyanın en sinsi ve alçakça ÅŸeylerinden birisi vejeteryan mutfağının harika sırlarını et ve balık ürünleriyle karıştırmak.
• Apocalyptica 3 Nisan Saat 22:00 Ankara Saklıkent, 4 Nisan saat 21.00 İzmir Cool Events ve 5 Nisan saat 21.00 İstanbul Yeni Melek’de olacak. Finli aÄŸbiler cövür cövür çalacak.
• Yazar Sabahattin Ali yarım asırdır aramızda deÄŸil. Bulgaristan sınırını geçmeye çalışırken, kılavuzu Ali Ertekin tarafından öldürülm&u uml;ÅŸtü. Ertekin tutklandı cezası indirildi sonra da aynı yıl çıkan af ile serbest kaldı.
• Annem Sünger Bob’a Peynir Bob diyor.
• Üniversiteye hazırlanan arkadaÅŸlar, yere bir ÅŸey serip düz yerde yatın bu sizi ruhi olarak mayıştırmadan dinlendirir, motive eder ve dahi beli, bıkını, sırtı, omurları, boynu yerleÅŸtirir.
• Tüm dünya kaynaklarını saklayıp, hapsedip, korumaya çalışıyor insan bile sokmuyor. Bodrum Akyarlar Koyundaki otel, Güllük körfezi balık çiftlikleri, Marmaris Ormanlarında 2181 hektarlık maden arama sahası.
• Kibarlık mazoÅŸizmin yaygın biçimde görülen toplumsal halidir.
• Maydonoz, mantar, taze soÄŸan, taze sarımsak (ÅŸu ara mevsimi) sote ciÄŸer, karıştır makarnaya oy.
• Korku ve stres geliÅŸiminizi saÄŸlar, ipin ucu kaçarsa ne kadar zeki olursanız olun, hafızanız ve kiÅŸiliÄŸiniz sonsuza kadar deÄŸiÅŸip deforme olurmuÅŸ.
• Gazetelerin ve dergilerin bilmece sayfalarına bakınca çok caresiz hissediyorum kendimi, tübitak bilim teknik’in bilmecesi kısmı bana taÅŸ devrinde olduÄŸumu hatırlatıyor.
• Bilgisayar programlarının geliÅŸimi ile bulaşık makinesi deterjanlarının geliÅŸimi arasında belirgin bir baÄŸ var, tez yazmak lazım.
• Kafasında üç boyutlu bir santranç tahtasında göremeden, birbirine çok süratli yaklaÅŸan ve uzaklaÅŸan satranç taÅŸlarıyla hamleler yapan asla oyunu kaybetmeyen insanlara hava trafik kontrolörü deniyor. Åžehirin üzerinden 5 dakikada 1 yolcu uçağı son yaklaÅŸmaya geçerken aklıma hep bu geliyor.
• Bir enstrüman çalmayı öÄŸrenmeye karar vermeden önce toprakla ilgili bir ÅŸeyler yapın. Sürecin ve sonrasının nasıl geliÅŸeceÄŸini önceden görüp anlamak için birebir.
• Çok sıkıldığınız birisi durmadan konuÅŸurken ve siz oradan tüyemezken imdadınıza yetiÅŸecek tek ÅŸey kelimeleri saymaca oyunudur. Kafada süper likit bir refleks ve dikkat geliÅŸir.
• Hızlı hızlı bir ÅŸeyler tıkıştıran, yırtıcı canlılar gibi gözlerinin önde olduÄŸunu hatırlayıp yediÄŸiyle asla göz temasını kaybetmeyen obez çocuklar beni çok ürkütüyor.
• İbrahim Tatlıses, son kasetinin tanıtımlarındaki bazı fotoÄŸraflarda, Burhan Altıntop’a benziyor. • Zeki Alasya, giderek, Adile NaÅŸit’e benzemeye baÅŸladı. • Çocukken, evinin önünde top oynamamıza izin vermiyor diye, uyuz komÅŸunun, henüz yeni yıkayıp da astığı, o zamanlar çamaşır makinesi her evde yoktu, uyuz komÅŸunun evinde de yoktu, hep elleriyle yıkadığı çamaşırlarına, mahalle takımının piçlerincenek, hayıncana iÅŸediÄŸimiz o günler çok güzeldi. O günlerin çok baÅŸka bir tınısı vardı. Laciverte çalan mavi günlerdi. • Aslında en güzelini huni yapıyo. Delilikle dahilik arasındaki ince çizgide kafasına göre gidip geliyo. İncecik ÅŸiÅŸelere kocaman bidonlardan sıvı töhmemiz için dahiyane bir tavır takınıyo, ters çeviriyosun, kafaya takıyosun, oluyo deli iÅŸi. Bence en güzelini huni yapıyo. • Nihat Kahveci, inceden Fatih Terim’e benzemeye baÅŸlamış. KonuÅŸmadan sirayet etmiÅŸ önce. Ce. Ket. • Cep telefonunuzda, sizi henüz dün aramışa, gelen aramalar listesinde, bayaa bi aÅŸaa inerek ulaÅŸabiliyorsunuz, bence siz sevilen bi insansınız.• Dün bir taksiye bindim. Yollar tabii ara ara çok bozuk falan, taksi ÅŸoförü, seçim zamanı düzeltirler ÅŸerefsiz oÄŸlu ÅŸerefsizler dedi, biliyor musunuz ki beyfendi, ilk asfaltı Fransızlar bulmuÅŸ, ilk asfalta yamayı Türkler bulmuÅŸ dedi. Öyleyse çok komikmiÅŸ dedim. Güldüm valla. Hiç alışık olmadığım türden bir taksi ÅŸoförüydü . Çok baÅŸka telden çalan bir hali vardı. Dı. Mdızlak.• Hakkı Bulut, yıllar yılı, henüz üç yaşında bir kardeÅŸim var, seni ondan bile kıskanıyorum dedi, ve biz bu hastalıklı sapık ruh halini hiç sorgulamadık. • Hayatta da en hazzetmediÄŸim bir ÅŸey varsa, o da, sessize alınmış cep telefonu ile fotoÄŸraf çekmektir. Kendimi o kadar mutsuz hissediyorum ki o anda, anlatamam. Derhal sesli pozisyona getirip tekrardan çekiyorum o fotoÄŸrafı, sonrasında fotoÄŸrafları. Benim o fotoÄŸraf çekme anındaki o tıırt sesini duymam lazım. O ses bana yaÅŸadığımı hatırlatıyor. Ben o sesi delicesine, çılgıncasına seviyorum. Sessizde iken, unutmuÅŸum demek ki öyle, çektiÄŸim o fotoÄŸrafı hemen siliyorum. Seslide çektiklerimi ise sonra siliyorum. Sonra huniyi kafama takıyorum, öyle geziyorum. • Åžehirlerarası otobüs yolculuklarında, otobüs mola verdiÄŸinde, molamı asla rahat rahat geçiremem. Sanki her an, otobüs hareket edecekmiÅŸ de ben yetiÅŸemeyecekmiÅŸim, hatta beni beklemeden gidecekmiÅŸ gibi gelir o otobüs bana. Allah’ım, bir ÅŸey yiyeceksem hızlı hızlı yerim, asla tat alamam o yediÄŸimden. Bir ÅŸey içeceksem hızlı hızlı içerim. Çook keresinde çay içerken aÄŸzımı yakmışlığım çoktur. Asla relaks davranamam. Beklesin amuÄŸa goyum vurdumduymazlığını asla bilmem ben. Ve biÅŸey söyliyim mi. En önce de ben yerleÅŸirim otobüse. En az bi on onbeÅŸ dakikada otobüsün içinde tek başıma öyle mal gibi beklerim. Allah’ım hayat beni nasıl örselemiÅŸ de ben bu duruma gelmiÅŸim. Koskocaman eÅŸÅŸek kadar adamım, zero güven duygusu ile ömrümü geçiriyorum.• Bazen bana diyorlar ki, Alpay bey, köÅŸenizden hep böyle bir umut saçıyorsunuz, hep böyle mutlu kalmayı nasıl baÅŸarıyorsunuz diyorlar. Cevap; yok öyle bir ÅŸey. Hep mutlu deÄŸilim ben. Genelde mutluyum. Bazen de mutsuzum. Normal bi insanım. Sadece, ben, mutlu olduÄŸum zamanlarda köÅŸe yazmayı seviyorum. O yüzden de hep mutluymuÅŸum gibi gözüküyo. E ne yapayım yani ÅŸimdi. Kendimi boynumdan doÄŸru mu keseyim. • Youtube da