Ülkerspor..

Bir takım düşünün ki, Avrupa'nın sayılı ekiplerinden biri olsun...
Bir takım düşünün ki, senelerdir milyonlarca dolarlık yatırım yapsın, karşılığında bir çok şampiyonluk kazansın...
Bir takım düşünün ki, bunca başarısına rağmen kitleleri arkasına alamamış olsun...
Bir takım düşünün ki, kulüp kültürü oluşturmak ve taraftar desteği sağlamak için marşlara para harcasın, maçlara gelecek seyircileri için şehrin dört bir yanından otobüsler kaldırmaktan tutun, daha birçok konuda kolaylık sağlasın...
Bir takım düşünün ki, ilgi çekmek için yıldız oyunculara haddinden fazla paralar ödesin.
Az çok tahmin edebileceğiniz gibi Ülkerspor'dan bahsediyorum. Bu takım senelerdir ülkenin en prestijli ekiplerinden biri olmuş, Avrupa'nın sayılı basketbol takımlarından birisi haline gelmiş. Her sene Final Four hedefleri olan, bu hedefler uğrunda büyük paralar harcayan bir ekip.
Beğenelim ya da beğenmeyelim, bu başarıyı kabul etmeliyiz.
Ancak bu kadar başarılı olmasına rağmen bir türlü beklediği ilgiyi göremedi, bir çok müessese ekibi gibi, istenilen taraftar kitlesini oluşturamadı. Türkiye'de taraftarlık bilinci genellikle üç büyük takımın tekelinde olduğundan, yeni ve başarılı olmasına rağmen bir takımın, hele hele bir şirket takımının taraftar çekmesi çok zordu. Fakat Ülkerspor yaptığı çalışmalarla bunu aşmak için çok çabaladı.
İlk önce, takımın Ali Kocatepe tarafından bestelenen bir marşı oldu. Her ne kadar marşı beğenmesem de, sadece aidiyet duygusunu oluşturmak için bile oldukça olumlu bir hamle olarak görmüştüm bunu. Sonra forma satışları başladı. Harun Erdenay gibi bir yıldızın önderliğind, forma satışları ile, gelirden çok bir taraftar kitlesi oluşturmayı planlıyordu Ülker. Aslında haklılardı da, ben bile Harun'u çok sevdiğimden formasını almayı aklımdan geçirmiştim.
Bu da başarısız olunca, maçlara gelen seyircilere bayrak, tişört gibi küçük promosyonlarla kulüp sevdirilmeye çalışıldı. Başarılı olundu mu, bilinmez. Ama maça gelen bir çok kişinin hatıra olarak Ülkerspor bayrağını hala evinde sakladığını biliyorum.
Bunların hepsini neden yazdığıma gelince. Bu hafta sonu Ülkerspor, Beşiktaş deplasmanında ligin zirvesini etkileyen bir maça çıktı. Tatilde olduğum için maçı televizyondan izlemek zorunda kaldım. Skorbordun gelmeyişi sebebiyle maç geç başlarken, uzun süren bekleyiş sırasında atv'nin yorumcusu İsmet Badem birçok kişiyle röportaj yapıyordu. Bir ara iki başkanın arasına girdi ve onlarla konuştu. O sırada duyduğum bir cümle beni çok şaşırttı, şaşırttığı kadar da üzdü.
Ülkerspor'un eski asbaşkanı, yeni başkanı Ali Doğan, röportajın ilk cümlesi olarak "bu akşam ben kaybetmeyeceğim, çünkü ben Beşiktaş'lıyım" dedi. Yani gönlünün takımı Beşiktaş ile işinin takımı Ülkerspor arasında kalmıştı ve kim kazanırsa kazansın sevinecekti!
1993 yılından beri gelinen bu nokta, yapılan onca yatırım, bir kulüp kültürü oluşturmak için harcanan o paralar... Hepsini bir cümlede silip atmıştı Ali Doğan.
Şimdi nasıl taraftar çekmeyi planlıyor acaba? Ne gibi planları var, hangi pazarlama stratejileriyle taraftar çekmeyi düşünüyor çok merak ediyorum.
Ya da, hangi strateji, başkanının bile desteklemediği bir kulübe taraftar çektirtebilir, bilmiyorum.
Bence Ali Doğan, bu sözüyle, bu zamana kadar yapılan bütün yatırımlara ihanet etmiştir ve derhal Ülkerspor ile olan bağlarını kopartmalıdır.
Avrupa'nın sayılı takımlarından birisinin başkanı, liderlik mücadelesi verdiği rakip takımın deplasmanında söylemesi gereken en son şeyi söylemiştir. Yeni bir başkan olarak kamuoyuna kendini tanıtmak için iyi fırsatlardan birisi olan o röportajda, bir çok kişiye antipatik gelecek ve sağlam temeller üzerine oturtulmaya çalışılan kulüp kültürüne aykırı olacak bir söz sarf etmiştir.
Bir saniye için aksini düşünün; Yıldırım Demirören'in böyle bir açıklama yaptığını.
Ne olurdu acaba Beşiktaş'ta, Yıldırım Demirören bir gün daha kalabilir miydi o koltukta?
Hiç sanmıyorum, çünkü Beşiktaş, kulüp kültürü olan ve o kültüre bağlı bir ekip.
Bu arada maç sonunda Ali Doğan'ın dediği oldu, başkanı olduğu kulüp kaybetti ama o kaybetmedi...







