Baba Beni Eve Götür
Baba beni maça götür" demişti Çocuk... Adam, Çocuk'u elinden tuttu ve maça götürdü. Henüz okula bile gitmeyen Çocuk'un yaşamındaki ilk maçtı bu. Genç bir baba olan Adam'ın da oğluyla beraber seyrettiği ilk maç...
Türkiye'nin yeni ve özgürlükçü bir anayasa ile biraz olsun nefes almaya başladığı bir dönemdi. Gençliğin, uzaklarda kopan fırtınaların dalgalarını hissettiği, köhnemiş ne varsa değiştirmek için yüreğinde umut filizleri beslediği yıllar... Futbol denen keyifli oyun sayesinde haritada bir yer edinme gayretindeki Anadolu kentlerinde safiyane hevesler, kabına sığamayan bir enerji vardı.
Evde, okulda, kışlada, camide, velhasıl hayatın her önemli dönemecinde şiddetle büyütülmüş bir toplumun çocukları, tribünde de kolay kolay sıynlamıyordu alışkanlıklarından... "Dayak cennetten çıkma" ydı bu topraklarda... Meşin top, kimi gün kentler arası vahşet gösterilerini tetikliyor, Sivas-Kayseri, Bursa-Eskişehir gibi yıllarca sürecek husumetlerin satırbaşı oluyordu.
Çocuk, önceleri babasının elinden tutarak, delikanlılığa ilk adımın ardından arkadaşlarıyla omuz omuza gittiği her maçta bir tatsızlık çıkacak diye endişelendi. Çoğu maç kazasız-belasız bitti... Yine de kan revan içinde ambulansa bindirilen yan hakemleri, boynunda rakip takımın atkısı var diye ağzı burnu dağıtılmış taraftarları hafızasından bir gün olsun silemedi.
Çocuk'un lise yıllarında Türkiye daha karanlık bir yol aynmına geldi ve statlardaki şiddet, yerini sokaklara sinen ölüm korkusuna bıraktı. O günlerde her mahallede bir otomatik silah tarrakası olağan sayılıyor, durakta bekleyen ya da kahvede oturan insanlar rastgele taranıp canından oluyor, gençlik, kanlı ve çılgın bir oyunun başrolünde oynuyor, oynatılıyordu. Ülkenin can kayıpları her gün çift haneli sayılara ulaşırken, futbolun mabedi Mithatpaşa Stadı'nda sükunet hakimdi. Tribünler, farklı renkler arasında eşit bölüşülür, laf atmalar olsa da hırıltı-dırıltı çıkmazdı.
Ve bir sabah tank sesiyle uyandı Türkiye... Bir dönem bitmiş, bir yenisi başlamıştı. O kadar çok kan akmıştı ki sokaklarda, bütün memleketi kocaman bir kışlaya çeviren, soruları yasaklayan ve sorular üzerine inşa edilmiş kurumların en kutsalı üniversiteyi herşeyin sorumlusu olarak gösteren bu düzeni alkışlarla karşıladı milyonlar... Kökeni dine ya da ataerkil aile yapısına dayanan ayıp ve günahlarla kuşatılmış gençliğin, eli kolu yeni yasaklarla bağlanıverdi. Kıpırdayacak yer yoktu artık...
Tek istisnayla: Stadyumlar!
Generallerin başucu kitabı öyle yazıyor olsa gerek; daha önce Franco'nun İspanya'da yaptığını, 12 Eylül Türkiye'ye uyarladı. Her türlü gösteri, yürüyüş, protesto yasaktı ama maç biletini cebinize koyduğunuz anda bu kuralların hepsini delmiş oluyordunuz. Taksim Meydanı'nda slogan atan bir genç kızı saçından tutup yerlerde sürükleyebilecek kadar hunharlaşan polis, tribün haydutlarına "Lütfen kardeşim..." diye hitap edecek kadar kibardı.
İçin için kaynayan ülke dev bir düdüklü tencereyse, statlar da onun buharını püskürttüğü delikler olmuştu. Ne futbolun futbolluğu kalmıştı, ne taraftarın taraftarlığı... Üniversite kapılarına yığılmış, dünyadaki yaşıtlarından gerilerde bırakılmış, cinsel sorunları çözümsüz kalmış, kimliksiz, eğitimsiz, dolayısıyla da işsiz ve umutsuz sayısız yoksul genç, tek eğlence olarak gördü 11'er kişiyle oynanan bu oyunu... Ama onların asıl isteği, tribünlerde kendi vahşi oyunlarını oynayabilmekti. Bu arada bir iktidar formülü bulmanın coşkusuyla kulüplerin yönetim koltuklarına kurulan açıkgöz işadamları da genç taraftarları ucuza manipüle edebilecek, sağa-sola saldırtabilecek, medyayı dümen sularına alabilecek güce kavuşmuşlardı.
Bunca yıldan, bunca yoldan gelen ve artık "baba" olan öykümüzün başındaki Çocuk, aldı oğlunu yanına ve müthiş bir aymazlıkla stadın yolunu tuttu. Oysa stat, yitirdiklerini haplarda arayanların, hayatı bıçağın sırtında yaşarken, belinden bıçağını eksik etmeyenlerin mekanı olmuştu.
Orayı kontrol ettiğini sananlar tutamıyordu dizginleri artık... İşportada 2 milyona satılan bir çakı kadardı en delikanlı canın değeri... Ve Çocuk elini sıkı sıkı tuttuğu Adam'a yalvardı:
"Baba beni eve götür."
11.29.04 (6:41 am) [
edit]
0
Comments
Saldır numaralı... Saldııırr.. saldır!!
Bu tezahürata yabancı değilsiniz çoğunuz. Bilmeyenler, daha önce stadlarda vs. rast gelmeyenler için kısaca açıklamak gerekirse; maçta numaralı tribün önünde (hani şu daha ''elit'' kesmin, daha aklı başında insanların oturduğu, daha pahalı tribün) saha içi bir gerginlik yaşandığında, diğer tribünlerdeki taraftarların numaralı tribünü ''göreve davet ediş'' sloganı. Sanırım David Stern'ün adalet anlayışından çıkan son cezalardan sonra, NBA takımlarının salonlarında da geçerli olacak bu saldırı çağrısı. En azından ben evimin salonundan izlediğim her maçta, sabaha karşı bir saatte içimden bu sözleri mırıldanacağım. Manyak olduğum için değil, ortaya çıkan faturanın bu yönde teşvik edici olduğunu düşündüğüm için.
Detroit Pistons, sırf olaya karışanlar sivil kişiler olduğu için dört oyuncusuna verilen toplam 9 maçlık cezayla (ki 5 tanesi Charlotte Bobcats maçlarında bitmiş olacak - önemi yok gerçi bu detayın ama) bu hadiseden sıyrılırken Indiana Pacers'ın bir sezonu elinden alınıyorsa, hatta son form grafikleri itibariyle benim gözümde -ve biliyorum ki daha birçok kişinin gözünde- NBA şampiyonluğu için bir numaralı favori olduğu bir durumda böylesi bir ceza veriliyorsa, ortada büyük bir haksızlık var demektir.
Evet bundan sonra Detroit maçları başta olmak üzere her maçta tribünlerden sahaya bir müdahale olmasını bekleyeceğim. Madem şampiyonluk adayı bir takımı safdışı bırakmak bu kadar ucuz, biraz mide bulandırıcı olacak ama neden bir takımın yöneticisi parayla kendine intihar komandoları tutup onları rakiplerin üzerine salmasın ki? Hatta yöneticilere gelmeden, biraz alkol almış fanatik bir taraftar bundan sonra mesela Garnett'i sezon boyu safdışı etmek isterse ne olacak?
11.26.04 (4:03 am) [
edit]
0
Comments
ah ulan rıza
neden hala gelmedi.. yoksa
saati mi sasirdi bu hiyar?
gerci hic saati olmadi ama en azindan
birisine sorar..
cebimde bir lira desen yok!
madara olduk meyhaneye
ah essek kafam benim..
nasilda guvendim bu hergeleye!.
gelse baliga cikacaktik,
ne cekersek kizartip birayla yutacaktik..
kafamiz tam olunca sarkilar dokturup
enterasan hayallere dalacaktik..
bu sandali gecen hafta denk getirip
calintidan dusurduk..
arkadaslar israr etti,
bizde, iyi olur, bize uyar diye dusunduk..
saat sekizde gelecekti,
bana birkac milyon borc verecekti..
yoksa o nemrut karisi kacti da
onun pesinden mi gitti?..
eger oyleyse yandik,
gudubet gene yapti yapacagini!..
gecen sene de merdivenden itip
kirmisti riza’nin bacagini..
kadinda boy su kadar;
kalca firildak, goz patlak, kafa catlak!
korkuyorum, bir gun ya kendini asacak,
ya horlarken riza’yi bogacak..
bak simdi acidim, askolsun adama..
ben olsam vallahi bas edemem!.
hele bes tane velet var ki boy boy,
allah’tan dusmanima dilemem!.
aslinda iyi cocuktur riza, efendi huyludur,
herkesin suyuna gider..
yoksa, kaliba vursan hani,
tek basina on tane adam eder!.
bir keresinde, hic unutmam
uc-bes zibidi haraca dadandi;
riza, sandalyeyi kaptigi gibi
herifleri hastaneye kadar kovaladi!.
ayni mahallede buyuduk, ayni kizlari sevdik,
ayni kafadaydik..
orta ikiden biraktik, matematik agir geliyordu,
biz baska havadaydik..
ayni gomlegi giyer, ayni sigaraya takilir,
ayni takimi tutardik..
fener’in her macina iddalasip
millete az mi yemek ismarladik!.
bir tek askerde ayrildik,
bana bornova dustu, ona gelibolu..
doner donmez evlendirdiler,
en buyuk salakligi da bu oldu!.
bense hic dusunmedim, zaten param yoktu
hep tek tabanca gezdim..
benim begendigimi anam istemedi,
onun gosterdigini ben sevmedim..
neyse, bunlar derin mevzu..
anlasildi, bu herif artik gelmeyecek..
ufaktan yol alayim
anam evde yalniz, simdi merakindan olecek!.
gittim, vurup kafayi yattim,
ruyamda gordum gulumseyerek geldigini..
ne bilirdim, yolda kamyon carpip
hastaneye kavusmadan can verdigini!.
vay be riza!.
sonunda sen de dusup gittin azrailin pesine!
dun, bosuna gunahini almisim,
ne olur kizma bu kardesine...
oglen kahvede soylediler, riza oldu, dediler
ne kolay soylediler!.
sanki dev bir tas ocagini
kokunden dinamitleyip ustume devirdiler!.
ah dostum.. o kocaman govdene
o beyaz kefeni nasil kiyip giydirdiler?.
o zalim tabutun tahtalarini
senin ustune nasil boyle civilediler?.
yani sen simdi gittin, yani yoksun, yani
bir daha olmayacak misin?
yani bir daha borc vermeyecek,
bir daha bira ismarlamayacak misin?.
peki, beni kim kizdiracak,
kim zar tutacak, kim agzini sapirdatacak?
peki, beni bu kohne dunyada
senin anladigin kadar kim anlayacak?..
ulan riza.. ne hayallerimiz vardi oysa,
ne acayip seyler yapacaktik..
totoyu bulunca dukkan acacak
adini dostlar meyhanesi koyacaktik
talih yuzumuze gulecekti be,
kariyi bosayip sifir mersedes alacaktik
hafta sonu iki yavru kapip
bogaz yolunda o bicim fiyaka atacaktik!.
ah ulan riza...
bu mahallenin neresini begenmedin de ote yere tasindin?
ara sira giciklasirdin ama inan ki,
benim en kral arkadasimdin!..
ah ulan riza...
ben simdi bu koca deryada tek basima ne halt ederim?
senden ayrilacagimi sanma,
birkac gune kalmaz, bende gelirim!..
11.19.04 (11:29 am) [
edit]
0
Comments